27 Eylül 2009 Pazar

Hisarörü Körfezi - Devam

4. Gün Selimiye

Ertesi gün öğleden sonra, tekne ekibinden iki kişinin ayrılacağı Selimiye iskelesine yanaştık. Selimiye, küçük bir sahil köyü. Pırıl pırıl bir denizi var. İşletmelerin önemli bir kısmı, varı yoğu İstanbul'da bırakıp buraya yerleşen elit insanlar.

Yolcularımızı gönderdikten sonra Mehmet Kaptan'ın kolejden arkadaşım dediği, karı koca bir çiftin işlettiği şirin bir kafede biraz soluklandık. Civardaki evlerin dış cepheleri özenli, bazıları resimlerle süslü, bazıları çiçeklerle bezeli.


Selimiye'den ayrılıp yakınlardaki bir koya gecelemek üzere vardık. O koyun adı yoktu. Sonradan telefonuma koyduğum GPS bookmark'larına da baktım, gerçcekten adsız bir koy. Fakat koyun güzel bir tarafı vardı ki, bir sonraki gün ana yelken de dahil, şöyle gün boyu güzel bir yelken yapma kararı aldık.

Bu arada geceleri dolunayı bahane ederek, aslında hava o kadar da müsait olmamasına rağmen, denize atlayıp atlayıp duruyoruz ve Allah sonumuzu hayretsin deyip geçiştiriyoruz. Andy'e denize girmeyi düşünüyor musun diyorum. 60 a 40 karşıyım diyor. E hadi girelim o zaman diyorum :), giriyoruz. Tabii diğerleri de peşimizden. Gerçi sonradan ekip bensiz de bir gece girdi. Öyle tatlı bir uykum gelmişti ki, dolunayın loş ışığında, simsiyah bir deniz içinde, kendini uzay boşluğunda gibi sıfır ağırlıkta hissetmenin muhteşemliğini başka bir akşama bırakmıştım.


5.Gün Dirsek Bükü

İşte su temizliği kategorisinde gördüklerim arasında en üst sıralara yerleşen, hatta belki de en üste oturan bir koy: Dirsek Bükü. Dirsek büküne geldiğimizde koyun içlerine doğru kurulu olan küçük restorana çok yaklaşmadan, güney tarafında kayalıklara kıçtan kara olduk. Akşam biraz çalkanlıtı sudan pek birşey anlayamadıysak da, sabah kalktığımızda gördüğümüz suyun durgunluğu, derin mesafeye rağmen dip balıklarının seçilebilmesi, turkuaz ötesi bir renk Dirsek büküne tatilimizin en gözde yerlerinden biri notunu verdi. Bir sonraki tatile mutlaka bir iki akşam ayırmalı.

Selimiye - Dirsek Bükü arası mesafeyi tümüyle yelkenle kat ettik. Bir ara dümene geçip, 19.2 metrelik bir yatın dümen farklılıklarını algılama şansım oldu. En önemli fark, teknenin dümen hareketine verdiği tepkinin biraz daha zaman alması gibi geldi bana. Bir de dümene binen yük özellikle orsa seyirde küçük tekneye oranla biraz daha yorucu. Ama tabi ki çok daha zevkli.

8.2 knot luk rekorumu kimse kıramayınca :) dedim kaptan tamam artık koya gidebiliriz. :) Dirsek bükü ağzında yelken indirip, koya girdik. Dirsek bükü, balığı da bol bir yer olarak aklımızda kaldı. Ben yine ispari tutmaya devam ettiysem de, arkadaşlar sokkan ve bilimum başka balıklar tuttular.


Dirsek bükü akşamı, planımıza göre dönüşe geçmemiz gereken günden öceki son akşamdı. Tatili Turgutreis giriş ve oraya dönüş olarak planlamıştık ve bir sonraki gün yani Perşembe dönüşe geçip, Bodruma yakınlaşmamız gerekiyordu. O arada fikir kimden çıktı bilmiyorum, 'neden biz de Selimiye'den dönmüyoruz ki' denildi. Selimiye'den Bodrum havaalanına dönüşü sorduk, biraz pahalıcaydı ya, kaptan Turgutreis'e dönmeyeceksem bir kısmını da ben hallederim dedi ve o gece planı değiştirmeye karar verdik. Bodruma dönmeyecek, Selimiye'den Havaalanına gidecektik.

Plan değişikliğiyle 2 gün birden kazanınca Kaptan 'hadi sizi Simi'ye götüreyim o zaman' dedi. 'Kaptan iyi de, ne pasaport ne birşey' diyecek olduk, günübirlik gidişlerde, çok kısa giriş çıkışlarda sorun yaşanmadığımı, hele de Türk bayraklı yatların avantajlı olduğunu söyledi. Ve biz ertesi gün kendimizi Simi'ye yanaşır bulduk.

6. Gün Simi

Simi'ye yanaşıp, koya girişte iskele uçta kalan yakıt istasyonuna bağlandık. Kaptan yakıt ikmali yaparken, bir buçuk saat sonra teknede buluşmak üzere adanın merkezine doğru kıyı kıyı yürümeye başladık. Ada, bir tek modern mimarili yapı barındırmaması ile büyüleyici. Evlerin tümü şirin tarihi evler. Çok çok iyi korunmuş bir mimari doku, yeni yapıların dahi adaya has dokuyu barındırması, pırıl pırıl, şirin daracık ara sokaklar, dış cepheleri sanat eserini andırır evler.... Adaya mutlaka tekrar gelmeyi, bu defa pasaportlarımızla ve gece konaklamalı olarak gelmeyi planlayarak, alışverişimizi tamamlayıp tekneye döndük ve öğlen yemeğimizi yemek üzere yakınlardaki bir koya demirledik. Koyda kapıları denize açılan, denize kıyılı evler ve küçük de bir taverna vardı. Yemeğimizi yeyip, adanın arkasında kalan Panormiti Koyuna yollandık. Panormiti adeta gece teknelerin konaklaması için yaratılmış, dar girişli , çanak şeklinde bir koy. Su derinliği 5 metre civarı. Saat başı çalan kilise çanı ve nadir araç sesleri harici koy sessiz. Koy girişinde tepeye kurulu bir yel değirmenine yürüyüş yolu var.

Panormiti'de sabah son kez denize girdim. Son kez diyorum, çünkü maalesef, önce bir karın ağrısı, sonra hafif ateş ve halsizlikle devam eden üşütme beni bir gün kamaraya hapsetti. Panormiti'den ayrılıp, Orhaniye'nin karşısındaki, kaptanın 'Emel Sayın koyu' dediği nefis koya geldik. Tam demirlemiş, kıç halatı bağlıyorduk ki, yolda ara ara serpiştirmeye başlamış olan yağmur şiddetlendi ve yan guletin kaptanı Can kaptana 'abi sıkı lodos fırtınası geliyor, burada barınılmaz' dedi. Lodos fırtınasına daha korunaklı olacağı düşüncesiyle Orhaniye'ye doğru yollandık ve gecelemek üzere sağlamca bir demir atıp, kıçtan kara olduk.


7. Gün Orhaniye

O gece fırtına şiddetlendi. Tekneye bordadan vuran rüzgar, koca tekneyi uçlarindan bağlı bir hamak misali iki yana salladı durdu. Neyse ki kaptanın yeni taktırdığı ultra demir sorun çıkarmadı. Gece en şiddetli anlarında ben rahatsız ve yatıyorken, sanıyorum kıç halatı söktük, fakat maceraya pek dahil olamadığım için tam olarak neler oldu bilemiyorum.


Neyse ki, hiçbir sorun yaşamadan sabahı ettik, Sabah uyandığımızda biraz ara vermiş yağmur ve seyrelmiş bulutların arasından görülen manzara soldaki gibiydi. Yağmur yağdıkça ta kamarama kadar gelen çam kokusuyla, muhteşem yeşili, dimdik dağları ve harika kız kumu ile Orhaniye muhteşem bir cennet köşesi daha.

Öğlene doğru tekneden ayrılmak üzere Selimiye'ye yanaştık ve çok güzel anılarla dolu bir tatili geride bıraktık. Tatil boyunca bir haftasını 19 X 3 desek en fazla 60 metre kare bir alanda çok eğlenerek geçirebilen 7 arkadaşa, Can ve Mehmet kaptanlarımıza sonsuz teşekkürler.


Sevgiler
Osman

14 Eylül 2009 Pazartesi

Hisarönü Körfezi

Bu yılın Eylül seferini, geçen yıl kendi kiraladığımız teknede canlarını çıkardığımız, sözde hiç bir şeye ellerini sürmeyecekken, kendilerini zincir çekme, kayalık iteleme gibi bilumum miçoluk külfetine bulaşmış bulan Berna ve Gökhan arkadaşlarımızın isteği doğrultusunda planlayalım dedik ve kaptanıyla, miçosuyla adam gibi bir gulet aramaya başladık.

Tekne aramaya başladığımızda Bernanın Palamut Bükü'nden bir arkadaşı vasıtasıyla Anitta ve ekibiyle tanıştık. Anitta, film yıldızı bir tekne. 19.2 metre boyunda çok şık tasarımlı bir ahşap yelkenli. Zülfü Livaneli'nin yönetmenliğini yaptığı 'Mutluluk' adlı filmde kullanılmış. Tekneye ilk bindiğimizde Özgü Namal'ın kaldığı kamara için yazı tura attık mesela, ama maalesef bana çıkmadı :) Şaka şaka, yok öyle bir şey. Herneyse filmde gögür gürmez aşık olduğum bir teknede olacaktık ki, tatilin en keyifli kısmı o olacağa benzerdi.

Planımız tekneye Turgutreis'ten binmek, Knidos burnundan Hisarönü körfezine inip, tekrar geri dönmek ve bunu bir hafta sürede tamamlamaktı. Bu arada Salı günü tekneden iki kişi inecek ve İstanbul'a geri dönecekti.


1. Gün Çatalada - Mersincik


Cumartesi öğlen hazırlıkları tamamlayıp tekneye bindik. Geçen yılki 39 feet teknemiz üzerine, 19 metre bize yayla havası verdi. Teknede olmadık olmadık şeyler, yok buz makinesi, yok bulaşık makinesi... Bir şımardık, bir şımardık.

Öglen yaklaştığından kaptan yemek için yakın bir mesafedeki Çatal adaya uğrayıp, yüzme ve yemek molası verme teklifinde bulundu. Çatal adadan aklımda kalan bir şey var, inanılmaz tuzlu bir suyu var. Bir hafta önce Karadeniz'e girdiğimden mi öyle hissediyorum acaba derken, Andy de aynı şeyi söyleyince ikna oldum. Çatal ada sonrası da bir kaç saatlik bir seyirle Datça yarımadasının kuzey kısmında burna yakın bir yerde kalan Mersincik koyuna girdik.

Bu arada teknede, hayatında ilk defa gecelemeli tekne yolculuğuna gelen bir arkadaşımız var. Ona tekne yaşamını özendirmeye yönelik telkinler, denizle ilgili bilgiler veriyoruz, lakin sabah kahvaltıyı arılar bir basıveriyor, biz 'ehm, şey.. evet. böyle zorluklar da var tabii' deyip durumu idare etmeye çalışıyoruz. Neyse ki şerbetli miydi neydi, kendisini ne deniz tuttu, ne arı soktu, ne de Bencik'te köpek balığı ısırdı. Hatta sallantının hoşuna bile gittiğini söyledi. Öte yandan ay ışığında denize girme aşamasını bir sonraki tekne tatiline bıraktı. Yalnız hakkını yemeyelim, köpek balıklı olduğu söylenen Bencik koyunda denize girme cesaretini göstererek kendini fazlasıyla ispat etti. :)


2. Gün Knidos - Kargı Koyu

Ertesi gün tehlikeli sularıyla Knidos burnunu dolaştık. Hemen burunda kayalıklara yaslanmış bir batığa eşlik eden kaba dalgalar, küçük boyutta bir tekneyle burnu dolaşmanın güçlüğü hakkında ipucu verir gibiydi. Neyse ki hava çok sert değildi ve burnu geçip koya girince sakin sulara ulaştık. Knidos burnunda alargada durmuş tekneler arasında yer bulmak oldukça güç oldu. Arka saflardan birinde demir saldık ve yemek hazırlanana kadar kıyıya çıkıp dolaşalım istedik. Malum Knidos, antik şehir kalıntılarıyla da ilginç bir mekan. Bota atlayıp bir kaç seferle ekibi kıyıya çıkardık. Biraz dolaşıp, köy çocuklarının okul harçlığı niyetine sattıkları kaktüs bitkisinden yedikten sonra dönmeye niyet ettik ki, dört amatör denizci kaptan olarak bir botu çalıştıramadık. 'Belli ki motoru boğduk' deyip bir çay içip geldiysek de, sonuç değişmedi. Bir ara çalışır gibi oldu, epeyce çalıştı, tam insanlar binmeye yeltendiğinde yine stop etti.

Kaptanları aradık, bize durdurma düğmesinden, ucundaki ipten vs bahsederken, ya elim bir yerlere değdi, ya da ne olduysa oldu, Andy'de o ara tesadüfen denemelerine devam ediyordu belli ki, hoop çalışıverdi.

Şu dingi prosedürünü hala çözebilmiş değilim. Bir gün internetten bir dingi motoru el kitabı indirip, baştan sona okuyacağım, bu böyle olmayacak. İşin kötüsü bu sefer yanımıza kürek de almamışız. Motor yarıyolda duruverse akıntı nereye götürecek allah bilir.

Herneyse tekneye döndük, yemeğimizi yedik ve Knidos'un kalabalığından uzaklaştık.

Kargı koyuna gitmeden önce Berna arkadaşımızın Palamut Bükündeki arkadaşının şirin işlemesinde birşeyler içtik ve geceleme için Kargı koyuna girdik. Kargı koyunda ilkin alarga'da kalalım dediysek de, sonrasında kıçtan kara olduk. Balık sevdalısı arkadaşlarımız balık için kıçtan kara daha iyi olur dediler. Ben de aslına bakarsanız o gün öğrendim. Öte yandan fotoğraf için de iskele en iyisi, tepsi gibi bir ay ya da sabahın ilk ışıklarını tekneden çekmek imkansız. Dedim ya sesimi çıkaramıyorum, bu sene söz hakkı geçen yıl eziyet çekenlerde.
Bu arada ben de ara ara balık tutuyorum, yalnız sürekli ispari yuvalarına denk geliyor, yavru tutup tutup denize atıyorum. Kitabımı evde unutmuş, tekneye yetişme yolunda idareten bir kitap almışım, pek açmamış. Tadım pek yok. Neyse ki koy nefis. Sabah erken kalkıyorum, ve sabahın ilk ışıklarıyla yandaki fotoyu çekiyorum.


3. Gün Çiftlik Koyu - Bencik

Ertesi gün öğleni Çiftlik adında, kıyılarında Aktur sitesinin kurulu olduğu koyda geçirdikten sonra, gezimizin en nefis noktalarından birine Bencik koyuna geldik. Soldaki fotoğraf sabah balığa yollanan küçük bir kayık. Bencik Datça yarımadasının en dar kara bölümü. Gökova körfezi Bencik'in 900 metre kadar ötesinde ve tam aradan Datça Marmaris yolu geçiyor. Eski çağlarda bölgede yaşayanlar Pers salıdırısından korunmak için bu dar kara parçasını kırıp yarımadayı adaya çevirmek istemişlerse de olmamış. Kayalıklar fırlayıp fırlayıp ölümlere neden olmuş. Demek ki Zeus öyle istemiyor demiş bırakmışlar. Bugünlerde denizi artırmaya çalışmak şöyle dursun, denizi doldurup doldurup inşaat yapan bir nesil var, ama kimsenin başına birşey geldiği yok. Zeus artık yok, ondan mıdır? Yoksa bugünün tanrısı artık umursamıyor mu? İçine mi atıyor? Bilemiyorum.

Koyun bir özelliği var. Daha çok kışın görülmekle birlikte, sıcak su akıntıları nedeniyle köpek balıkları için yavrulama alanı olduğu biliniyor. Tabii ki herhangi bir tehlike söz konusu değil. Lakin söylenene göre koyda tek bir tekne demirlemiş olsun, bir tane bile görmek imkansız olurmuş.

Bencik'in suyu biraz bulanıkça ama kirliliğinden değil. Suyun yapısından belki ve muhtemelen de etrafın inanılmaz yeşil bir bitki örtüsüyle kaplı oluşundan. Öyle ya da böyle, şu ana kadar ki yelken deneyimimde gördüğüm en güzel koylardan biri.
Devam edecek...
Osman

23 Haziran 2009 Salı

Acemi Kaptan'ın Gökova Seferi

Aylar öncesinden hazırlıklarına başladığımız Gökova körfezi tatilimizi geçtiğimiz hafta tamamladık. Bu tatilin çok önemli bir özelliği vardı: teknede sadece eşim ve ben olacaktık, kaptansız ilk seyahatimizdi.

Cumartesi sabah erken bir uçakla Bordum'a vardığımızda hava çok sakindi. Ne olduysa biz tam tekneyi aldıktan sonra oluverdi. Hava tahminlerinde belirtildiği gibi 'fırtınamsı rüzgar' başladı. Biz de o gün çıkmamaya, ertesi sabah çok erken saatlerin dinginliğinden faydalanarak kaçmaya karar verdik.

Saati 5'e kurup yattığımızda marina'daki tüm tekneler sert rüzgarın etkisiyle bir sağa bir sola sallanmaktaydı ki, yatarken eşime 'sabaha bu rüzgarın duracağını sanmam, galiba uzunca bir Bordum marina tatili bizi bekliyor' dediğimi hatırlıyorum. 'Olmadı günübirlik tekne turlarına gideriz canım' deyip gülüşüyoruz. Sabah ne olduysa oldu, 5'te alarm çaldığında rüzgar sanki çıkmamıza zaman tanırcasına kesildi. Apart topar kendimizi marina'dan dışarı attık ve ilk sığınma durağımız Çökertme'ye doğru yol almaya başladık. Karaada'yı geçene dek sakin bir seyir olduysa da Karaada Çökertme arası kuzeyden delice esen rüzgar yan dalgalarla tekneyi epeyce sarstı. İşin kötüsü o havada yelken açmaya da cesaret edemiyoruz ve dalga nedeniyle 3-4 knot arası ancak seyrediyoruz.

Çökertme Koyu

Koya vardığımızda saat 10:30 'du. Rose Mary restoran'a ait iskeleye yanaştık. Koyun serin sularında yorgunluğu unutuverdik. Koya vardığımızda bizimle aynı şirketten ( ICE Yatçılık ) tekne kiralamış iki tekne bulduk. Birinin sakinleri Giresun'dan Gökova'ya gelmiş bir aile. Bülent Bey, eşi ve iki çocuğuyla sonraki günlerde çoğunluk mekanda komşumuz oldular. Öyle ki Sedir adasında Bülent Bey demir attı, biz onlara aborda olduk. Böylece bizi hala sıkıntılı olduğumuz demirleme külfetinden kurtardı ki, kendisine tekrar teşekkürler. Diğer tekne ise Nisan ayında birlikte seyre çıktıpğımız Lemi kaptan ve ögrencileri idi.

Çökertme'deki gecemiz güzel bir tesadüftü de aynı zamanda: benim doğum günümdü. Planladığımız gibi akşam yemeğini iskelede yedik, biraz da doğum günü adına abarttık :)



Akbük

Fırtına o gece de devam etti, fakat sabahleyin durdu. Sabah, geçen yıl geldiğimiz ve turkuaz yeşili sularını hiç unutmadığımız Akbük'e doğru yola koyulduk. Akbük yolunda ilk yelken açma deneyimizi yaşadık. Önce ana yelken, sonra cenovayı açtık. Daha çok geniş apaz seyriyle yaklaşık 5 saatte Akbük'e ulaştık. Bir ara rüzgarı pupa alıp ayı bacağı denedik ve epeyce de gittik, lakin istemsiz gelen bir kavança sonrası tekrar geniş apaza döndük. Neyseki çok yavaş bir kavançaydı kimseye birşey olmadı.

Akbük'e vardığımızda Çökertme'deki komşularımızı iskelede bulduk. Geçen yıl 7 tekne dolusu Hollandalı gay yüzünden bizi iskelerine alamayacağını söyleyen koyun en iç kısmındaki iskele bu yıl da 12 adet Sunsail teknenin rezervasyonu olduğunu söyleyeyince, tekrar diğer iskeleye yollandık. Komşumuz da oradaydı zaten.

Geleneksel ıssız koy yürüyüşü, orada yüzme ve geri dönme sonrası, yemeği bağlı olduğumuz iskelenin restoranında yedik ve uyuduk. Akbük'e kara yolunun var oluşu sakinliğini biraz bozsa da bakirliğini henüz bozmamış. Dağların azameti ve hemen altında pırıl pırıl sular görülmeye değer.


Sedir Adası

Sedir adası ile ilgili fotoğrafım yok. Adaya yüzmeye gittiğimizde fotoğraf makinemi almayı unutup sonrasında da geri dönmeye üşendim. Ada Kleoparta'nın Sahra'dan gemilerle kum getirtip döktürdüğü kumsalı ile ünlü. Rivayet tabii fakat kumsal o kadar nefis de bir yerde ki, tam karşıda dik yamaçlar, pırıl pırıl turkuaz bir su vs. inanmak daha akılcı geliyor. Akbük Sedir adası arası mesafe 6 mil civarı diye hatırlıyorum. Kısa bir yolculuk ile öğlen Sedir'e ulaşıp komşuların teknesine bağlandıktan sonra akşam saatlerinde Karacasöğüt'e yollandık.


Karacasöğüt

Sedir adası sonrası, gecelemek üzere Karacasöğüt'teki, eskiden Martı'ya ait olan, işletmesi devredilmiş bir tesise ait iskeleye bağlandık. Devredilmiş edilmesine de, devir esnasında sanki herşey devrilmiş gibi. Önüme gelen pişmemiş Akya'yı tekrar pişirip gelen garson 'abi kusura bakma, ben burda çalışmıyorum aslında, yardım ediyoruz öyle' deyince, ve bir de sabah 20 TL ek bağlanma ücreti istenince o iskeleyi aklımızda tutmaya ve bir daha yanaşmamaya karar kıldık. Karacasöğüt aslında çok güzel bir mekan ise de, iskele civarının denize girmeye pek elverişli olmayışı, yakındaki derenin denizi biraz bulandırması, dere yanındaki yazlık sitesi ve onlara ait denize girilebilecek tek iskele, orayı da kullanmamanız için asılı itici levhalar vs.. bizi bir sonraki Gökova turunda Karacasöğüt'ü es geçme kararına yöneltti. Belki koyun kuytu bir köşesine demirlemek daha iyi bir seçim olabilirdi, ama bu tatil için pek demirde geceleme yapmak istemiyorduk.

Sadun Boro Koyu

Koya Sadun Boro Koyu adı verilmesi tartışıladursun, ben blogumda koya Sadun Boro koyu demek istiyorum. Okluk, Değirmen bükü diğer isimleri olsun :)

Koya girdiğimizde niyetimiz İnligiz limanında demirelemek, yüzmek ve sonra akşam için yine iskeleye gitmekti. İngiliz limanını bizim için biraz kalabalık bulunca yanındaki Hırsız koyuna bakalım dedik. Uygun bir yer bulup demiri salmaya başladık, fakat 'galvanizden yeni geldi, şıkışma yapabilir' denen zincir sürekli sıkıştığından demirden vazgeçip doğrudan tekrar iskeleye yollandık. Neyseki koy bir cennet ve her köşesi harika. Bolca denize girip serinledik.


Sadun abinin teknesini görmek üzere koyun içerlerine doğru yürüdük ki, gerçekten Sadun Boro koyu dünyanın en güzel koyu. Nefis bir doğa, pırıp pırıl bir deniz.

Ertesi gün sabahın 6 sında kalkmak yine işe yaradı. Yarım saat içersinde 5 adet doyurucu büyüklükte 'sokkan' tuttum. Göcek'te tuttuklarımıza kıyasla biraz büyük olduklarından önce ne olduklarını anlayamadım. Balıkları güzel güzel elle tutup, iğnelerinden çıkarıp kovaya atıyordum. Benekleri ve hafif kahverengiye çalan renkleriyle benim hatırladığım şeritli sokkanlara hiç benzemiyorlardı. Meğer suya atıldıktan biraz sonra şeritler belirmeye başlarmış. Sokkan olduklarını cep telefonu aracılığıyla Gökhan arkadaşıma teyit ettirdikten sonra tuttuğum iki taneyi tabii ki terliklerle tutarak kovaya attım. Hatırlatmak gerekirse fotoda görülen balığın dikenleri çok zehirlidir. Kolunuzu üç gün boyunca iptal edebilir ve ağrısı da söylendiğine göre fecidir. Pişene kadar da zehir etkisini yitirmez, dolayısıyla sokkan temizlemek de dikkat ister. Neyse ki temizleyecek birileri hep bulunur :) Öte yandan lezzette de güney egenin bir numarasıdır.

Böylece son akşamımızı lezzetli bir balıkla noktaladık. Sadun Boro koyu sonrası durağımız Çökertme oldu. Çökerme'de sokkanlı ve rakılı bir final gecesi sonrası sabah Bordum'a doğru yola çıktık.

Bodrum

Cuma günü rüzgarı çok düşük rapor eden tahmin siteleri yanılmamıştı. Rüzgar gerçekten yoktu. Fakat hayatımda ilk kez şahit olduğum birşey vardı. Sıfır rüzgara eşlik eden ciddi boyutta dalgalar. Öyle ki motor seyriyle gidiyoruz, zaman zaman karşıdan, zaman zaman baş omuzluktan gelen dalgalar teknenin başını su seviyesinden ayırıyor ve tekne olanca ağırlığıyla suya vurduğunda etrafa sıçrayan su miktarı ürkütücü oluyor. Orak adası yakınlarında rüzgar da çıkınca, motor seyrimiz 2 knot'lara düşüverdi. O çalkantıda ana yelkene tırmanmaya hala cesaret edemediğimden yalnızca cevnova açtık ve işe yaradı. 4-5 knot arası seyirle kendimizi Karaada arkasına attığımıza sakin bir seyire ulaştık, yelkeni sarıp marinaya yöneldik. Sorunsuz bir marina girişi akabinde tekneyi teslim ettik ve bir sonraki tatili iple çeker halde İstanbul'a döndük.

Sevgiler
Osman

1 Haziran 2009 Pazartesi

Mordoğan ve Karaburun

Geçen yıl gelip de tadına doyamadığımız Mordoğan'da balık tatilini bu yıl aynı tarihlerde, 19 Mayıs'ta tekrarladık. Ekibimiz, otelimiz, hatta kaldığımız odalar dahi aynı idi. Cem Kaptan'ın, artık kabininde tuvalet bulunan revizyonlu Han&Han isimli teknesiyle üç yarım gün balığa çıkıp, geçen yılkı gibi sülünezlerle balık tuttuk.

Sülünez, balık yemi olarak kullanılan, orta parmak büyüklüğünde ve şeklinde, iki sert kabuk arasına şıkışmış, dokununca kasılarak kendini sımsıkı kapatan yumuşak dokulu bir hayvan. Canlı yem adı altında alınıyor ve balığa öyle çıkılıyor. Sülünezleri açmak için önce iki kabuk arasında bıcak ile bir çizgi çekilerek işe başlanıyor, sonra bir kabuk ayrılıp, diğerinin içersindeki yumuşak dokuyu çıkarmak gerekiyor. Sonra da bu dokuyu kuşbaşı usulü doğrayıp iğnelere takmak.


Fotoğraflar sabah balığa çıkmadan önce. Bulutlu bir hava ve yapay ışığın doğalla birleşmeye başladığı, sabahın en sevdiğim lacivert-kızıl saatleri.

Geçen yılkı balıklardan farklı olarak bu yıl sırtı atarak bir adet Zargana, bir de Melanur yakaladık. Onun dışında gelenler bolca kupez ve mercan, birkaç istavrit ( fakat istavrit olduklarına inanmak zor, istavrit için çok büyükler ), karagöz ve bazı diğer balıklardı.


Bu gidişimizde farklı olarak araç da kiralayalım ve yarımadanın kalanını gezelim istedik. Balıktan arta kalan vakitlerde Karaburun tarafına yollandık. Karaburun yeni iskeledeki deniz, içersinde yerleşim olmasına rağmen hayatımda gördüğüm en pırıl pırıl kalmış koy. Bomboş koylar temizliğinde. Yarımdadanın etrafını dolaştıkça zaman zaman cep telefonlarının ne Türk ne Yunan şebeke bulabildiği, cep çekmeyen nadide kara parçaları var. Sıklıkla terk edilmiş Rum köylerine rastlanıyor, evler yarı yarıya yıkık. Yaşam olan köylerde ise taş evler ile badanalı evler karışık. Biz Türkler taştan çok sıva badana seviyoruz, orası aşikar.

Karaburun merkezde sevimli mavi masaları ve beyaza boyalı ahşap sandalyeleri olan ağaç altı bir çay bahçesinde soluklandık. Yan masamızdaki dört yaşlı amcaya birşeyler sorduk, onlar da bilgilerince anlattılar. Biz ayrılıyorken de ayağa kalkıp bizi mahcup etmeyi ihmal etmediler.

Neden saflık ve insanlık için büyük şehirlerin bu kadar uzağına gitmek gerekiyor? Taze balık için de aynı, temiz deniz için de... Hep uzaklaşmak gerekiyor milyonların istifinden..


Yol üstü sergisinde bir amca kuru kayısı satıyordu. Biraz aldık, tarttı ve tam bir kilo gelmedi diye kilogram fiyatını almak istemedi. 'Tamam kalsın amca?' diyoruz 'Yok olmaz' diyor.

***

Nergis bahçeleri var. Bölge ekonomisinin bir parçası nergis bahçeleri. Bahçeler dışında ise yine her yer çiçek. Hayatımda bu kadar yoğun katır tırnağı görmemiştim. Ya da ilk defa dikkatimi çekti bilemiyorum. Kilometrelerce yol gittik ve yol kenarları katır tırnaklarıyla sapsarıydı. Devasa papatya kümeleri, ve adını bilmediğim binlerce çiçek. Hepsi hiç emeksiz, sadece doğaya biraz saygı ile yetişen çiçekler.





Yol üstüne yayılmış keçiler.








Bir köy.












Mordoğan'dan yine balıkların, doğallığın, sadeliğin ve sabahın ilk ışıklarının büyüleyici güzelliğinin tadı damağımızda kalarak ayrıldık. Cem Kaptan'a, Halis Kaptan'a çok iyi birer insan oldukları için, bize hele de bu ikinci gidişimizde artık hemşeri gibi davrandıkları için teşekkürler.

Reklam olsun diye değil de, Cem Kaptan daha çok insana doğa sevdirebilsin diye tekrarlayayım, Mordoğan ülkemizde en güzel balıkların tutulduğu nefis bir yer. Oraya balık avına gidin. Sabah gidin, ve çok erken balığa çıkın. http://www.kalamaravcisi.com/

Sevgiler
Osman

5 Mayıs 2009 Salı

Gökova Hazırlıkları

13 Haziran 2009 Cumartesi saat 14:00 gibi Bordum Milta Marina'dan Gökova'ya doğru bir tekne yola çıkacak. Tekne Akbük'e, Sedir Adası'na, Karacasöğüt'e, İngiliz Limanı'na, Okluk Koyu'na uğrayacak ve 19 Haziran Cuma günü Bodrum'a geri dönecek. Teknede 37 yaşında bir adam ile, usturmaça bağlamada zorlansa da :) artık çok hassas dümen tutabilen eşi olacak.
Tekne Nisan ayında kiralandı. Seyir planı çıkarıldı. Pilot book'dan tüm koylar okundu, tehlikeli bölgeler ve koy koordinatları cep telefonundaki GPS'e kaydedildi. Tekne'deki yeme içme ve demirleme durumuna göre alınacak malzemeler bile belirlendi.

....

Üç tekne seyahatidir, planlar, çizimler, detaylar hazırlar dururum, henüz birine tam tamına uyabildiğimiz olmadı. Fakat her plan çuvallamasında yeni birşeyler öğreniyorum, orası gerçek. Örneğin ilk Gökova seyahatinde harita üzerine dümdüz bir çizgi çekip, mesafeyi 5 mile bölüp, 'hmm ben burayı 2 saate alırım' dememek gerektiğini öğrenmiştim. Yelkenle gidildiğinden zikzaklar var bir, ikincisi zikzaklı olarak saatte 5 mil ortalama için şöyle sağlam ve tutarlı 15-20 knot arası rüzgar gerekiyormuş ki, 7-8 knot sürat çıksın, o da her zaman olmuyor. Daha şiddetli rüzgarlar ise henüz bize göre olmuyor.
Yine ilk seyahatte satın aldıklarımızın sadece %5 ini tüketebilmiş olmak da değişik bir tecrübeydi. Alınan malzemeleri tüketmenin bir gereksinim serisi olduğunu ve serideki bir unsurun olmayışının bir sürü yiyeceğin çöpe gitmesi demek olduğunu öğrenmiştik. Örnek: tüp biter. Tüp vardır, su biter. Su vardır, akü boşalır vs. O nedenle yemeklik malzemeyi, hele de işin acemisiyken çok abartmamalı. Ne olup da onları yiyemeyeceğinizi öğrenmek gerek önce.
Denizi ve tekneyi planlamak zor mutlaka da, planlaması en az seyri kadar eğlenceli. Tutsun tutmasın, hiç önemli değil. Bunun için kullandığım bazı basit ve ucuz teknolojilerden bahsetmek istiyorum, madem bir blog yazısı bu, biraz da faydalı olmaya çalışsın.

Nokia E71 veya GPS'i olan herhangi bir telefon. Telefona pilot book veya haritalarda tarif edilen tehlikeli bölgeleri işaretleyin. En azından kıyıdan kopuk ve üzerinde şamandıra olmadığı söylentisi olanları. Gideceğiniz koyları da ekleyin.
GPS Data Nokia cep telefonlarında uygulama ikonu bir pusula olan küçük ve basit bir uygulama var. Hedef aldığınız koyu belirtiyorsunuz, size kırmızı bir nokta ile dümeni kırmanız gereken yönü söylüyor.
Google Maps yine cep telefonunuza yükleyebileceğiniz bir Google yazılımı. Görevi uydu görüntüsü üzerinde bulunduğunuz konumu göstermek. Detay seviyesi neredeyse sığlıkları görecek derecede. Çok faydalı bir program. Yalnız daha önce hafızasında olmayan bir haritayı internetten indirdiğinden bu uygulama GPRS, yani data transferi kullanır. Offline olarak da çalışmaz. Biraz para yazar ama, güzel tarafı GSM şebekeri olan heryerde çalışır. Google Maps ile arabanızı bilmediğiniz bir ara sokağa parkettikten sonra yerini bookmark'layarak dönüşte kolay bulabilir, kafanıza esen bir yere gömü gömüp, yerini telefonunuza bookmark olarak kaydedip, seneler sonra para gerektiğinde gidip gömünüzü bulabilirsiniz :) . Yalnız dikkat edin, mazallah savaş mavaş çıkar, Amerika GPS'i kapatır, tam para gerektiği zamanda orta yerde kalıverirsiniz. :)
Nokia Maps Offline kullanılabilecek Nokia Maps Google maps kadar detaylı değil maalesef ama basit olarak iş görebilir. Güzel tarafı veri transferi zorunlu olmadığından kullanımı faturayı şişirmez. Öte yandan online olma opsiyonu da var.
Google Lattitude – Google Maps içine entegre olan bir yazılım. Nerede olduğunuzu göstermekle kalmıyor, arkadaş olarak tanımladığınız kişilerin yerini de gösteryor. Sizinkini de onlara tabii. Eğer izin verirseniz tabii. Eşinize lattitude'dan bahsetmemek koşuluyla tabii.. :) Bu ne işe yarar? Allah göstermesin başınıza birşey gelirse hiç olmazsa birileri son 2-3 dk içersinde bulunduğunuz koordinatları biliyor olur. Yine ücretsiz.
Google Earth – Bu bedava Google yazılımını seyir planı yapmakta kullanıyorum. Bilgisayar versiyonu. Ceptekinin gelişmiş hali denebilir. Cetvelle mesafeleri ölçmek mümkün. Deniz mili cinsinden mesafeleri belirleyip, seyir planı çıkarmak kolay oluyor. Cep'tekinden bir farkı da, koylara ait fotoğraflar da bulabilmeniz. Bu da koyda civarda ne imkanlar olduğuyle ilgili bilgi verir. Bir güzelliği daha vardır, görüntüyü eğikleştirebildiğiniz için dağların yükseltisini de görürsünüz, ceptekinde o yok henüz.
Opera veya cepte herhangi bir web browser. http://www.windfinder.com/ veya benzeri sitelerden hava durumu bakmak için. Opera Mini versiyonu ücretsiz. Browser'ı akıllı, büyük ekranı pek aratmıyor.
Özet olarak basit bir GPS'li cep telefonuyla ve biraz ön hazırlıkla navigasyon çok kolaylaşır. Çok bir maliyeti de yoktur.
Herkese iyi seyiler.
free hit counter