22 Eylül 2008 Pazartesi

Acemi Kaptanın Göcek Anıları - Eylül 2008


12 Eylül Cuma - Göcek Yağmur Otel

12 Eylül 2008 Cuma günü, Atlas Jet havayollarının akşam uçağıyla Dalaman'a vardık. Tekneyi ertesi gün alacağımızdan, o gece Yağmur Otel isimli bir otelde kalacağız. Otele gidip girişimizi yaptıktan sonra Göcek'te turlamaya başladık. Koyun en doğu ucunda Sundowner isimli restoran'da birer içkiden sonra, otele döndük. Bernası yeni Canon G8'iyle biraz oynadı. Göknacığım tam makinanın su altı aparatı içersinde fotoğrafın alt kısmını karanlık çıkardığını keşfetmiş ve geri verme hesapları yapıyordu ki, kutunun içinden beyaz bir plastik çıktı, ve bu plastik sorunu giderdi. Tatilin ilk "prosedür" keşfi bu oldu.

Ertesi günü sabırsızlıkla bekliyorduk. Tekneyi alacağımız anı konuşup duruyorduk. Ne süper bir tatil olacaktı....Biraz da otelin barında oturduktan sonra, yavaş yavaş uyumaya yollandık.

13 Eylül Cumartesi - Club Marina

Yorucu bir gün bizi bekliyordu. Alışveriş yapılacak, herşey herşeyle senkronize edilecek, buzların gidişi, teknenin alınış saati olasılıkları, Göcek'in her bir dükkanından ayrı bir malzeme alma ve hepsini tekneye gidecek Migros arabasına yönlendirme, tekneyi 4'te alabilme olasılığı, Club Marina'ya gitme yöntemleri....

Beyni allak bullak eden bir gün sonunda 17:00 gibi Club Marina'ya vardık ve tekneyi beklemeye başladık. Neyseki biraz sonra tekne Fethiye'den geliverdi.( fotoğraftaki sol tekne ). Geldi gelmesine de, 39 feet bu kadar büyükmüydü yaw? Ehehe... Herneyse.. Tam bunları düşünürkenki yüz ifademi Derya çekmişti.. Gönderirse blog'a koyarım.
O gece brifing vs derken hava kararmaya yüz tutunca, başımız belaya gidecekse de sabah girsin diyerek marinada uyuduk.

14 .Eylül Pazar - At Bükü, Merdivenli

Sabah adrenalin dolu bir marina çıkışı akabinde At Bükü isimli bir koya gittik. 10 metre civarında demiri salıp, yeterince kıyıya yaklaştık ve dubaya bağlandık. Hayret verecek kadar kolay bir demirlemeydi. Sonraları ne oldu da herşey arapsaçına döndü, hala anlayabilmiş değilim.

Bu arada tatile gitmeden önce planlar yapmışız, bir sürü doküman print etmişiz, çok düzenliyiz. Hakkımızı da yemeyeyim, ilk günün planına harfiyen uyduk denebilir. Fakat plan ikinci günden şaşmaya başladı.

At Bükünde yüzdük, kahvalti ettik vs derken plana göre ikinci adresimize Merdivenli Koyu'na yollandık.

Merdivenli Koyu

Merdivenli koyu, ilk denizcilik dersini aldığımız koy oldu. Kayalıklara doğru giden akıntıyı hesaba katamayınca, teknenin dingi motoruyla çekilemediğini, tekne süpürgesinin ve kanca sopasının kayalıkları itmede pek etkili olmayacağını öğrendik. Neyse ki bir süre sonra sopalar, süpürge ve dingi motorunu aynı anda kullanınca az da olsa sonuç alınabileceğini keşfettik ve kazasız belasız bu tehlikeyi savuşturduk. Olur o kadar deyip kötü düşünceleri aklımızdan kovalayıverdik, fakat bu olay, tatilimizin ilk kendine güveni baltalayıcı olayı olarak hafızalarımızın bir köşesinde kaldı.
Evet.. Sıra yelkene gelmişti. Bugünlük sadece ön yelken açalım dedik. Yavaş yavaş yapmak lazımdı bu işi. Fethiye'ye doğru bir rota tutturup, ön yelkeni açtık. 6 knot'a yakın hızımız vardı ki, fazla uzun sürmedi, rüzgar neredeyse durdu. Rüzgar azalınca, zaten geri de dönmemiz gerektiğinden, plana göre geceleme yerimiz Tersane koyu'na yöneldik. Fakat Tersane koyunda uzaktan tekne direklerinin üst üste binmiş siluetlerini görünce, "kayalık mayalık, biz yine Merdivenli'ye dönelim" deyip geceyi Merdivenli'de gecirdik. Bu seferki demirlememizde yanaşmamız daha güzel ve kayalıklardan uzaksa da, tatilimizi zehir eden bir olayla ilk karşılaşısımızdı: Teknenin zincirini salıyorken bir de ne görelim, zincir ipe dönüştü ve hızla denize akmaya başladı.

15 Eylül Pazartesi Boynuz Bükü, Sarsala Koyu

İpin akışını bir şekilde durdurduktan sonra, halatı koçbuynozuna bağladık. Bağladık bağlamasına da bu işin bir de sabahı vardı. Aynı zincir ipten çekilerek vinç tertibatına oturtulacaktı. Bu işi tek başına yapmak imkansızdı, zincir o kadar ağırdı ki. Aklımdaki tek soru şu oluyordu: Bu işi yaşlı başlı emekliler, zaman zaman bayanlar, veya tek başına dolaşan kişiler yapıyor. Başka bir prosedür olmalı.

Zincir ırgatını brifing esnasında da anlattılardı oysaki. Ama ipe gelince şöyle yapın, zincirde şunları yapın vs. şeklinde bir açıklama da yapmadılar. Irgatı gevşet, zinciri at, sonra da durdurmak için ırgatı sıkıştır denildi.

Neyse sabah oldu. Aylar öncesinden "ben balıkçıyım" ifadesi ile bağımsızlığını ilan etse de, maalesef kendini zincir ipi çekme işinde bulan Gökhan'cığımın da yardımıyla ipi çekip, zincire oturttuk. Geri kalan kısım kolaydı: ırgatın 'UP' tuşu.

Zincir işinin prosedüründe bir zorluk vardı. Neden bollatmayı yapıp, ardından demiri fırlatıyordum da, zaman kazanmak için demiri önceden hazırlamıyordum? Bu şekilde iş sadece bir bollatmaya kalırdı.

Bir zorluk daha vardı. Zincirin ne kadar aktığı nasıl anlaşılırdı? Bitime yakın plastik birşeyler bağlanmıştı zincire tamam da, onların da rengi zincire dönüşmüş, akış esnasında farkedilmesi imkansız şeylerdi.
.....

Neyse konumuza dönelim.. O gün teknenin deposunu topalamda 1000 litre sanıyorken 500 litre civarı olduğunu anlayınca Boynuz Büküne su almaya gidelim dedik. Boynuz Büküne gittik. İskeleye başarılı bir şekilde yanaştık. Biyşeyler içtik, suyumuzu alıp, ertesi gün almak üzere buz siparişi verdik. Sonrasında da Sarsala koyuna gidip demir attık.

Sarsalaya geldiğimizde demiri önceden hazıylayıp, işin sadece ırgatı bollatmaya kalmasını umduğum yeni prosedürümü denedim, maalesef çalışmadı. Demir tam sarılı halde ve sımsıkı olmadığında ırgat gevşemiyor, demiri yukarı çekiyordu. Eski yönteme geri dönüp tekrar demir attık, derinlik fazla olduğundan tekrardan ipe kaçarak geceyi Sarsala'da geçirdik.
16 Eylül Salı Kızıl Kuyruk Macerası

Sarsala koyundan çıkmadan önce Andy bana 'gel şu yelken iplerini bir kontrol edelim' dedi. O gün ana yelkeni açmayı düşünüyorduk çünkü. Peki dedim ve yelken iplerini kontrole koyulduk. Maksat, masumca hangi ipin neye yaradığını keşfetmekti ve biz de onu yaptığımızı düşünüyorduk.

Yola çıktık. Önce Boynuz Büküne uğradık, demirleyip biraz yüzerken sipariş ettiğimiz buzlar geldi. Sonra tekrar Fethiye körfezine doğru bir rota tutturduk ve yelken açmaya karar verdik. Bu sefer ana yelken açacaktık fakat, rüzgarı biraz fazla bularak, hadi bugün de sadece ön yelken açalım dedik ve yelkeni açmaya koyulduk. Yelkeni açar açmaz, ön yelken direğin başından aşağı inmeye başladı. Hey allahım, nooldu şimdi, onun orda durması gerekmiyor muydu? Belli ki sabah yelken iplerini kurcalarken, ön yelkeni yerinde tutan halatı gevşetmiş veya takılı olduğu yerden çıkarmıştık.

Neyse ki teknede asılınabilecek iplerin yarısına asıldıktan sonra, ön yelkeni yukarı çekmeye yarayan halatı bulduk ve yerine geri çektik. Fakat bu sefer de yelkenin alt kısmındaki yarım metreye yakın kısmı rayından çıktı. Onu takmaya uğraşmayıp, yelkeni gerisin geri sardık ve sakinleştik.

Bugünlük bu kadar adrenalini yeterli bulup geceleyeceğimiz koya gitmeye karar verdik. Seyir halinde olmakta hiçbir sorun yoktu. Nokia N95'ten gideceğimiz yeri bulmak, kabindeki GPS ile 'obstruction' lara uzak geçmek, dümeni auto pilot'a alıp etrafı seyrekmek gayet kolaydı. Bir ara derinlik ölçerimizi bozuldu sandık, meğer çok derin sularda en son okuduğu metrajı yazarmış.

O geceyi Berna, Derya ve Gökhan arkadaşlarımızın tatilin başından beri sayıkladığı, açık deniz tarafında olduğundan Andy ile benim çok da gitmek istemediğimiz ama sonunda "e peki o zaman bu gece yakınındaki Kızıl Kuyruk koyunda kalalım, yarın da sabah erkenden oraya açılırız, hiç olmazsa dönecek vaktimiz bol olur' dediğimiz Güngörmez Koyu'na gitmek üzere Kızıl Kuyruk koyunda geçirmeye karar verdik. Demir attık, fakat arka mesafemiz çok uzun olduğundan ipimiz yetmedi. Zinciri toplayalım istedik, koy öyle derin çıktı ki, ipi değil tek başına, muhtemelen dimdik durduğundan, 4 kişi çekmek güç oldu. Yan teknedeki Alman arkadaşı yardımlarından ötürü 4 bira ile göndermeden az önce, bize zincirin ipe kaçmaması için bir düzenek yaptı. İpi koç boynuzuna bağladı fakat bu şekilde bağlandığında zincir normalde çıkması gereken delikten çıkamayacağından, zincirin kalan kısmını deliğin dışından zincir dolabına akıttı. Bu arada ben adamı dingiyle almaya giderken dingi motoru durmuş, bir daha da çalışmamış, sonra ikimiz de kürekle dönmek zorunda kalmışız, telaştan kürekler teker teker suya düşmüş, peşlerinden topa atlayan kaleciler gibi atlamış, kurtarmışım ki... anlayacağınız çok yorgunum.

Alman adam, zincimizi ayarlayıp bize Göbün koyuna gitmemizi söyleyince, ok dedik. O gün daha fazla telaş, daha fazla yorgunluk istemiyorduk. Göbüne geldik ki dolu. Eh napalım, Merdivenli yakın oraya gideriz dedik. Her ne hikmetse bizden başka demir atan küçük tekne de yok oraya bu arada. Demiri attık ki, hooop, başka bir sorun. Zincir artık zincir dolabındaki delikten gelmediğinden, mekanizmadan çıkıyor ve sıkışıyor. Tabiri caiz ise iyice ....tık. Hava da kararmak üzere.

Göbün'e girdiğimizde bizi iskeleye çağıran biri vardı. Gidip iskeleye yanaşalım bari dedik. Demir atacak yer olmamasını geç, demir atamıyoruz zaten. Önce zinciri eski haline getirmek lazım.

Göbün'de baktık ki Sunsail'in flotilla'larından biri orada. İki adet skipper da başlarında. Sağolsunlar ilgilendiler.

17 Eylül Çarşamba Tersane Macerası

Göbünden sabah çıktık. Çıkmadan önce Sunsail skipper'ı arkadaşlar zincirimizi düzelttiler ve bize iki kilit bilgi verdiler:

1. Zinciri hazırlıyordum ama ırgatı bollatamıyordum... Meğer bir kilidi varmış. Onu kullanarak bollatabilirmişim. Böylelikle demir atmak, bir kolu çekme işlemine kadar indirgenmiş oldu.
2. İpe kaçırıp duruyorduk... Onun için de zincir dolabını seyretmek gerekiyormuş. Zinciri veya üzerindeki işaretleri değil. İşaret de yok zaten.

Bu sayede artık zinciri atmadan önce hazırlıyor, atıyor, ipe gelene kadar seriyor, ipe yaklaşınca durduruyordum. Tersane koyuna bu şekilde zincir attık.

Tersane Koyu

Tersane koyu girişi kuzeye bakan, bölgenin hakim rüzgarlarına karşı en korunaklı olması gereken koy. Fakat sabah 10 -11 gibi attığımız demir, öğle vakti koyun girişinden gelen rüzgara tutunamayarak taramaya başladı. Zincir atma prosedürünü oturtmuş isek de, zincir atılacak yer, derinlik, yavaş mı, hızlı mı konularında hala kafa yoruyorduk.

Zincir taramaya başladığında Gökhan'cığımla tam oltaları sermiş, ben kupez, o bilimum balık çeşitlerini tutmayı deniyorduk. Birden Andy'nin 'Osmaaaaan!' diye seslenişini duydum ki, yanımıza girmelerine yardım ettiğimiz Alman tekneye çarpmak üzere olduğumuzu gördük. Olmayacaktı böyle. Tası tarağı topladık Manastır Koyu denilen, yeni edindiğimiz Sunsail Pilot book'a göre Göcek Bölgesinin en korunaklı koylarından birine yollandık.

Manastır Koyu

Manastır Koyuna geldiğimizde artık kendimize güven, takat, istek, direnç duygularından arınmış olduğumuzdan ve de rüzgar tekneyi epeyce bir sarstığından, koydaki iskeleye yanaşıp geceyi rahat geçirelim istedik. İsabet olmuş, bir ara rüzgarı 25 knot'larda gördüm. Bizim demirleme ustalığıyla tutunulabilecek bir rüzgar değildi.




18 Eylül Perşembe Boynuz Bükü

Sabah olduğunda rüzgarımız yavaşladı, fakat o günün de rüzgarlı gececeğinin ipuclarını verir gibiydi. Tam bir sessizlik yok. Kahvaltımızı restoranda yaptıktan sonra ( yörenin adeti.. iskeleye bağlanınca birşeyler bırakmak gerekiyor ) tekrar yola koyulduk.

Gün boyu rüzgarlı gececeğe benziyordu. O nedenle daha önce de su ve buz için uğradığımız Boynuz Bükü'ne gece için kapağı atarız diyoruz. Gün boyu sağda solda gezdik. Bir ara At büküne dönüp, yüzme molası verdik. Zincir atma ile ilgili sorunumuz kalmamıştı. Zinciri önce hızla yere değdirmeye, sonra 45 derece yapa yapa yavaş yavaş salmaya çalışıyorduk. Bu epeyce işe yarıyordu. Fakat yine de sert rüzgarlarda taramadan rahat rahat uyunacağı izlenimini edinemiyorduk.

19 Eylül Cuma Boynuz Bükü

Son günümüzü bir ara Sarsala'ya gidip yüzme molası vererek, sonra tekrar Boynuz Büküne dönerek geçirdik. İskeleye yanaşmada, tekne hakimiyetinde artık epeyce yol kat etmiştik. Hiç sorun olmadan, kıçtan kara yanaşabiliyorduk. Tornistan'da teknenin iskeleye çekmesine dahi formüller uydurduk. Öte yandan şu zincir teoreminde hala akla oturmayan konular vardı.
Şöyle ki:

- Derinliğin 4 katı gibi desek, kaloma vermek lazım. Bizim zincir 30 metre. Yani taş çatlasa 10 metreye demir atabiliriz ki normali 7.5
- Kıyıya 3.5 tekne mesafe kala demirlemeye başlamak uygundur diyorlar, fakat bazen o mesafede derinlik 30 metre olabiliyor. 30 x 4 = 120 metre zincir, artı serecek mesafe lazım.

- Tamam.. bu durumda başka bir yer aramak lazım belki, ama her yer aşağı yukarı aynı.

- İp kullansak? Olur peki de ip nasıl bir anda boşalıp gitmeden kontrollü olarak salınır?
- Saldık diyelim, toplarken yine en azından ırgata sararken güç gerekmez mi? Yine bu güç 3-4 kişi gerektirirse? Irgatla çektin, zincire geldin, zinciri mekanizmaya yerleştirmen çok zor. Üstelik de tehlikeli. Bu kadar şeyle uğraşmak durumunda mıyım?

Bu kadarlık kısmını öğrenmeden, aslında öğrenmek de istemeden ( çünkü kimle konuştuysak 50 m den aşağı zinciri olan çıkmadı, ve ip olan tekne de hiç yoktu ), döndük. Bir dahaki tekneyi en az 60 metrelik zincirli istemeye karar verdik.

Ertesi sabah erkenden kalkıp Club Marina'ya geldik ve tekneyi teslim ettik.Gezimizde sabırlarını esirgemeyen Berna ve Gökhan arkadaşlarıma balıklar ve nefis yemekler için, arka ip uzmanımız Derya'ya çoğu zaman boşa kulaç attığını farketse de vazgeçmediği için, teknoloji uzmanı ve kaptan Andy'ye en telaşlı durumlarda bile hiç sakinliğini bozmamayı başarabildiği için teşekkürü borç bilirim.

Eylül 2008
Osman Ölgen



free hit counter

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Mordoğan'da Balık Avı - Mayıs 2008

19 Mayıs bu yıl Pazartesi'ye denk geldi. Ne yapalım ne edelim derken, internette tesadüfen www.kalamaravcısı.com isimli bir site buldum. Sitenin içeriğine bir baktım ki, deniz, balık, kalamar, doğa, balık avı konulu bir site ve 'atlayın gelin balık tutalım' diyor. Peki dedik atladık gittik.

Mordoğan İzmir'den Karaburun'a giderken sağda çok şirin bir kasaba. Merkezinden dahi denize girilebilen, müthiş bir doğası var. Gittiğimizde denizle buluşma fesvtivali vardı. Gider gitmez, öğleden sonramıza hemen bir balık avı seansı koyduk. Balığa Cem Liman kardeşimizin bizimle tanıştırdığı Halis kaptan'ın 8 metre civarındaki teknesiyle çıktık. Halis Kaptan balık tutacağımız mekanları gün aydınlık olduğu sürece göz kararı ile buluyor. Mevkiye yaklaşınca uzaklarda birkaç noktaya bakmaya başlıyor, sonra da 'işte burası' diyor. 'Burda 25 metrede mercan çıkar' diye de ekliyor. Oltayı bir salıyorsunuz ki gerçekten ip 25 metre civarında duruyor.

Neler tuttuk?

Neler tuttuk sorusu ilk akla geliyor, o nedenle lafı uzatmadan anlatayım istiyorum. İrili ufaklı bir çok balık, 1 ahtapot, 2 kalamar. Balıklar arasında mercan, kupez ( yerel ismiyle ) başta olmak üzere 4-5 çeşit küçük ama çok lezzetli balık var.

Kalamar

Kalamar hayvanı ( solda ) fotoğrafını çekmeye çalışırken tekneyi siyah mürekkebiyle boyayan bir mürekkep balığı aslında. Çok şirin bir yaratık, sudan çıktığında yüzgeçlerinin sinüzoidal hareketi, ve temizleme esnasında çıkarılan şeffaf bir cam cubuğu andıran iskeleti son derece etkileyici. Ayakları da yenmekle birlikte, pişirilen yeri gövdesi.







Sabah tekrar balık

Gittiğimiz günün akşamı balıktan sonra otele döndük. Yolculuk üzerine bir de balıkları pişirtip yemek için restoranlardan birine gitmeyi gözümüz almadı. Balıkları kaptana verdik. Birazını kendine almış, birazını ihtiyacı olan kişilere vermiş. Ertesi gün sabah 5'te kalktık. Mordoğan ismini mor renkte doğan güneşten almıştır demişlerdi, gün doğumu gerçekten mor tonlardaydı. Yandaki fotoğrafta biraz kontrast artırımı var ise de renk sıcaklığı ile oynamadım. Sabahın ilk ışıkları ile denize açılmak, etrafta sadece birkaç balıkçı kayığı varken bunu yapmak, gökyüzü ve deniz arasına sıkışmak, iki maviyi de her yanınızı sarmış hissetmek insanın sürekli yapmak isteyeceği türden bir aktivite.

Dünyanın en lezzetli balığı

Öğlene kadar epeyce balık tuttuktan sonra, bu defa balıkları yemek üzere bir restorana oturduk ve dünyanın en lezzetli balığını belirledik:

* Kendi tuttuğun
* En fazla 2 saat önce tutulmuş
* Büyük şehirden uzaktaki denizlerden çıkma
* ve zor tutulan

balık.

Mercan dip balığı ve epeyce derinden çıkıyor örneğin. 25 metre mesafede balığın vurduğunu dahi hissetmek mesele. O nedenledir ki mercan çok lezzetli bir balık. :) Şahsi fikrim, daha yukarlardan çıkan kupez'in ondan aşağı tadı olmadığı yönünde fakat öyle bilinir olmuş, genel anlayışı bozmayayım.

Mordoğan akşamları da güzel. Festival kapsamındaki konsere uğradık. Yeni yapılan mendirekte dolaştık.

















Sahilde nostaljik bir yeldeğirmeni var.

Mordoğanda balık tutmak isteyenler Kalamar Avcısı'nın sitesine uğrayabilirler. Teşekkürler Cem ve Halis kaptan.

Temmuz 2008
Osman Ölgen

free hit counter

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Gökova Körfezi - Haziran 2008

Mayıs sonu, Haziran başı Gökova'da denize açılmak için güzel bir zaman. Belki Haziran'ın ikinci ve üçüncü haftasına da sarkılabilir, fakat son haftaya bırakmamalı. Denizin serinliği, yeni açılmakta olan sezonun sakinliği, gece kabinde bunalmadan uyuyabilme, yelken esnasında güneşten bunalmama vs.. tümü ilk haftalarda ideal.

Bordum'a gitmeyeli epeyce olmuş. Marina'ya gidişte yol kenarlarındaki reklam panoları artmış. Eskiden adını bilmediğimiz 5 yıldızlı otel yok iken, şimdi ancak birkaçını tanır kalmışız. Üst yoldan geçerken oluşan trafik yoğunlaşmış. Eh... ne diyelim, Bodrum hayli 'gelişmiş'... Neyse ki, yarımadanın ucuna, taa denize ulaşana kadar durmak zorunda değiliz..

Turgutreis D-marin, memleketin her deniz köşesine kurulması gereken türden, içinde balıkların yüzdüğü, doğayla dost, nefis bir marina. Marina'ya ulaşıp Selim kaptan'ı buluyoruz.


Kaptan

Önce biraz konunun geçmişini anlatayım, Selim kaptan ( fotoda sağda ) benim internet aracılığı ile bilgilerine ulaştığım, yazışa yazışa ahbaba yaklaştığımız biri... Yalnız, bolca yazışma ve bir iki telefon görüşmesi haricinde de birbirimizi görmüşlüğümüz yok... :) Neyse tekneye eşyaları bıraktık, kaptana 'siz de gelin de, kumanya konusunda fikir verirsiniz' dedik, hep beraber markete gittik. Malzemeleri almaya başladık ki kaptan bana 'şurada balıkçılar var, oradan da 3 kalıp buz almak lazım' dedi. Ok deyip balıkçıya gittim ki kalıpların tanesi 10 kilo var.. Rakı için istedi desem fazla. E teknede buzdolabı var sonuçta.. Ne için ki bu kadar buz? Pek aklım ermemişti o an bu işe.

Neyse... Buzları ben, iki araba malzemeyi de diğerleri alıp tekneye yerleştik. 9 metrelik tekne 5 kişiyi, 2 araba malzemeyi ve 30 kilo buzu nasıl bir anda yutuverdi şasıyor insan.. Düzen, küçücük mekanlara herşeyi sığdırıyor.


Tekne

Tekne 18 yıllık. İlk bakışta, hele de dışardan bakıldığında döküldüğü anlaşılmayan, fakat aslında dökülen bir tekne... Selim kaptan teknesinin bakımını 'karınca kararınca' ve 'kendince' yapıyor. Karina 3-4 yıldır zehirli görmedi diyor ki eminim 7-8 yıl var.. Neyse... Konuyu dağıtmayayım.. İlk geceyi marinada geçirip, sabah erkenden yola çıkıyoruz. Niyetimizde 5 gün Gökova körfezinde dolaşmak var. Gezi öncesinde de öyle hazırlıklar yapmışız, planlar çıkarmışız ki: Google erath'den print out'lar, rotalar vs vs. Yalnız planlamayı yaparken önemli bir şeyi saçmalamışım: düz bir rota çizip de 'ben bunu ortalama 5 knot ile 3 saatte alırım' dememek gerekiyor. Çünkü yelkenle gideceğin için, hadi 5 knot hız oluşturacak rüzgarı buldun diyelim, düz gidebileceğin yönde bulman zor. Zikzak yapılacağı hesaba katılmalı. Bir de Gökova körfezi, yelkenli ve bakımsız da bir tekne için ve 5 günlük süre düşünüldüğünde biraz büyük kalıyor.

Neyse.. Nerde kalmıştık. Yola çıktık. Turgutreis'ten çıkınca karşısı Kos adası. Kos'a doğru epeyce yaklaştık. Yunan balıkçıları bizimle Türkiye anakarası arasında kalmaya başlayınca da, 'fazla oldu bu' dedik, burnumuzu memlekete döndük. Bu arada bunları anlatıyor iken, öğrendiği her denizcilik terimini ardarda sıralayıp, yazısını neredeyse sadece kendisi ve birkaç başka kişi için yazan denizci arkadaşlara benzemek istemediğimden bu yazıda kullandığım karina ( tekne altı ) terimi son denizcilik terimi olsun.


Papuç Koyu

İlk gece niyetimiz körfezin karşı kıyısına geçmek idiyse de, yukarda bahsettiğim hesap hatasından ötürü körfezin kuzey kıyılarının ortalarına yakın bir yerde Papuç koyunda geceledik. Su serin, turkuaz renkte ve pırıl pırıl. Kaptan çevik hareketlerle kıç halatını kayalara bağlıyor, biz de sofrayı hazırlıyoruz. Keyfimiz yerinde. Ocağımız yanıyor. Suyumuz akıyor. Tuvalete gidiyor, neşeyle pompalayıp temizliyoruz. Bulaşıkları rahatlıkla lavaboda yıkıyoruz vs.. Hiçbir sıkıntımız yok şimdilik!!

Tatilde sabahları kalkıp fotoğraf çekmeye zorlanmıyorum artık. Yalnız şöyle bir durum var ki tekne, sabahın ilk saatlerinde fotoğraf çekmek için uygun bir mekan değil. Az da olsa sallandığından ve sabahın ilk saatlerindeki ışık miktarı hiç sallanmamayı gerektirdiğinden, ancak gün epeyce aydınlanınca fotoğraf çekilebiliyor. Ya da kıyıya çıkma imkanınız var ise kıyıya çıkıp tripod kurmak gerekiyor.

Papuç koyunda güneş karşımızdaki adanın kıyıya yakın kesiminden doğdu. Gökyüzünün mavisi ufuk hizasından kızarmaya başladığında, ay hala görünüyordu. Deniz hafif meltemden ötürü kıpırtılıydı. Kayalıklara tünemiş martılar biraz yaptıklarımı seyretti, sonra da erkenden balığa yollanmış bir balıkçı motorunun ardına takıldı.

Yeterince fotoğraf çektiğimi düşünerek kabine geri döndüm. Biraz kestirdim, 8 gibi kalktım. Hadi insanları güzel bir müzikle kaldırayım dedim, radyo çalışmıyor. Elektrik yok. Madem öyle kahvaltı hazırlayayım dedim, su akmıyor.. Haydaa...

Akümüz bitmiş. Musluklar damlattığından, su motoru sürekli çalışıyor, sabaha kadar dayanmıyormuş. Neyse ki çaresi motor. Çalıştığı sürece elektrik var.

Yemeği yeyip yola çıkıyoruz. Hedef körfezin güney kıyıları. Baktık yakın görünen en makul yer Bördübed koyu, Bördübed'e yollandık.

Bördübed Koyu

Papuç - Bördubed arası ne kadar tuttu hatırlamıyorum da, rüzgarın 13-14 knot sırtımızdan geldiğini hatırlar gibiyim. Bördübed'i kaptan 'biliyor'. Fakat ağzına geliyoruz, girmek istemiyor. O anda esen rüzgara korunaklı değil. Çok içeri girmek de mümkün değil, sığ yerler var. Ne yapalım? Yelken indirelim diyor. İndirmeye çalışırken ana yelkeni tutan bumba denilen yatay direkin bağlı olduğu palanga sistemi kopuyor. Yelkenin iki düğmesi kopuyor. Neyse ki başka hasar yok.

Bördübed'e giremeyince, o rüzgara korunaklı olacak karşı koya geçiyoruz: Çatı koyu.

Çatı Koyu

Çatı koyuna akşam girdik ve geceledik. Yelkenin kırık düğmelerinin yerine yedek iki düğme diktik. Palanga sistemindeki hasarı iyi kötü onardık. Sabah göl sakinliğinde bir deniz ve komşu bir tekne ile uyandık. Bu arada söylemeyi unuttum, Papuç koyundaki sabah kahvaltıyı hazırlarken tüp bitti.

Bördübed'e medeniyet ve tüp umuduyla gitmişiz, fakat hüsrana uğrayıp Çatı'ya girince hala tüpsüzüz. Karşı kıyının kenarına Amazon Club reklam panosu bir de telsiz frekansı koymuşlarsa da, kimseye ulaşamadık. Belli ki o kadar da dinlemiyorlar telsizlerini.















Neyse.. Sabah biraz denize girdik ve sonra koydan çıktık... Şiddetlice bir rüzgar vardı. Çökertme koyuna, kuzeye çıkalım diye hesap ediyorken, serpintiden sırılsıklam olunca ve de Haziran başı bu da bizi epeyce üşütünce, belki de gezinin en güzel plansız kararını aldık: kaptan'ın tavsiyesine uyup Akbük'e yöneldik. Akbük biraz daha doğuda kalıyor ama daha günümüz var. Sonraki gün Bodrum'a yakınlaşır, en son gün de Turgutreis'e varırız diyoruz.

Akbük

Akbük bir cennet. Geniş girişinden itibaren göle dönen, içinde rüzgar olan fakat dalga olmayan, pırıl pırıl denizi ve lezzetli yemekleri olan restoranıyla ( koyun bitimindeki ) herşeye elverişli bir mucize gibi.




İskeleye yanaşırken 'abi Sunsail filosu geliyor 7 tekne, şöyle kenara alabilirim ancak sizi'dedi çocuk, peki deyip bağlandık. Sunsail'in 7 teknesi ( alttaki fotoda ufukta görünenler ) gelince maalesef iskeleye sığamadık. Bir bakıma da iyi oldu denebilir, 7 tekneden tekne başına 5 desek, 35 Hollandalı gay indi. Bir tanesi mayomu çok sevdi, ama orada çıkarıp verecek kadar sempatik bulmadım kendisini.



Aldık tekneyi diğer restoranın iskelesine bağlandık. Diğer restoran'a 'diğer' dememden de anlaşılabilir, adı bile aklımda kalmadı, yemekleri kötüydü.

Biz hala tüpümüz olmadığından yemekleri restoranlarda yiyor, bozulan malzemelerle de balık, martı artık ne mahlukat bulursak onları doyuruyoruz. Buzlarımızın da ne işe yaradığı bu arada belli, buzdolabı sadece motor çalışırken aktif. Yani buzlar, buzdolabı vazifesi görüyorlar. E tabii ikinci gün eriyip gittiler. Teknenin atık sularının ve lağım suyunun dolduğu sintine denilen depo da dolunca, bulaşıkları havuzluğun arkasında yıkamaya, tuvalet olarak olabildiğice dış tuvaletleri kullanmaya başladık. Sintine boşaltma pompasının işe yaramadığını kaptan biliyor muydu, yoksa o da orada mı öğrendi, o kadarını çözemedim henüz.


Neyse.. Olumsuzlıkları bir tarafa bırakıp yavaş yavaş 'diğer' restoranın önünden kayalıkları aşarak bir koya ulaşıyoruz. Koyda kimseler yok, denizin dibi kum, suyu sıcak ve göl seviyesinde durgun. Bir süre denizin keyfini çıkardıktan sonra geriye restorana dönüyoruz. Yemeğimizi yiyerek ertesi sabah Bordum'a yakın bir yerlere gitmek üzere yola çıkıyoruz.

Akbük'le ilgili birkaç fotoğraf daha paylaşmadan edemeyeceğim. Küçük bir kayık balık peşinde.







Koyun turkuvaz suları ve dik yamaçlar.











Gece Akbük koyu.










Sabahın ilk ışıkları.












Çökertme Koyu

Çökertme koyu ile ilgili fotoğrafım yok. İnternette sürüsüyle bulunabilir. Hiç iyi şeyler hatırlamıyorum çünkü. Koyda bağlanıp yemek yediğimiz, ismi korsanlarla ilgili birşey olan restoran en uzak durulması gerekenlerden biri. E peki ne işimiz vardı orada? Çökertmeye gitmeyecektik ki.

Akbük'ten güzel anılarla çıkıp yola koyulduk. Rüzgar sıfıra yakın, motor seyriyle 5 knot civarı hızla Bodrum'a doğru gidiyoruz. Niyetimiz Papuç civarı bir mevki. Yol üstünde Ören'de durup, tüp ve ek malzeme alıyoruz. Sonra da hazır geçiyorken bir uğrayıp Çökertme koyunda yüzme molası verelim diyoruz. İskeleye yanaşmadan bir koya demirliyoruz.

İyi güzel yüzdükten ve öğle yemeğimizi yedikten sonra, koydan çıkıyoruz. Kaptan'a biraz açılıp, bir yelken deneyelim diyorum. Olur diyor, ama rüzgar yok denecek kadar az. 2 knot'u geçemeyince, 'olmayacak, motorla gidelim' demeye niyetleniyoruz ki, hooop... motorun şarj dinamosu yanıyor.

Güzel... Motor yok... Rüzgar yok... Neyse ki halimizi görüp bize yaklaşan Avusturya'lı bir grup bizi yedeğe alıp Çökertme koyuna kadar çekiyor. Koya girişte de bu korsanlarla ilgili ismi olan restoranın cini, hemen tekneyi kapıveriyor, kendi iskelesine bağlıyor.

Kaptan hala tekneyi tamir ettirip Bodrum'a dönmekten yanaysa da, biz taksiyi buraya çağıralım daha hayırlı olacak deyip İstanbul'a Çökertme'den dönüyoruz.
free hit counter