23 Haziran 2009 Salı

Acemi Kaptan'ın Gökova Seferi

Aylar öncesinden hazırlıklarına başladığımız Gökova körfezi tatilimizi geçtiğimiz hafta tamamladık. Bu tatilin çok önemli bir özelliği vardı: teknede sadece eşim ve ben olacaktık, kaptansız ilk seyahatimizdi.

Cumartesi sabah erken bir uçakla Bordum'a vardığımızda hava çok sakindi. Ne olduysa biz tam tekneyi aldıktan sonra oluverdi. Hava tahminlerinde belirtildiği gibi 'fırtınamsı rüzgar' başladı. Biz de o gün çıkmamaya, ertesi sabah çok erken saatlerin dinginliğinden faydalanarak kaçmaya karar verdik.

Saati 5'e kurup yattığımızda marina'daki tüm tekneler sert rüzgarın etkisiyle bir sağa bir sola sallanmaktaydı ki, yatarken eşime 'sabaha bu rüzgarın duracağını sanmam, galiba uzunca bir Bordum marina tatili bizi bekliyor' dediğimi hatırlıyorum. 'Olmadı günübirlik tekne turlarına gideriz canım' deyip gülüşüyoruz. Sabah ne olduysa oldu, 5'te alarm çaldığında rüzgar sanki çıkmamıza zaman tanırcasına kesildi. Apart topar kendimizi marina'dan dışarı attık ve ilk sığınma durağımız Çökertme'ye doğru yol almaya başladık. Karaada'yı geçene dek sakin bir seyir olduysa da Karaada Çökertme arası kuzeyden delice esen rüzgar yan dalgalarla tekneyi epeyce sarstı. İşin kötüsü o havada yelken açmaya da cesaret edemiyoruz ve dalga nedeniyle 3-4 knot arası ancak seyrediyoruz.

Çökertme Koyu

Koya vardığımızda saat 10:30 'du. Rose Mary restoran'a ait iskeleye yanaştık. Koyun serin sularında yorgunluğu unutuverdik. Koya vardığımızda bizimle aynı şirketten ( ICE Yatçılık ) tekne kiralamış iki tekne bulduk. Birinin sakinleri Giresun'dan Gökova'ya gelmiş bir aile. Bülent Bey, eşi ve iki çocuğuyla sonraki günlerde çoğunluk mekanda komşumuz oldular. Öyle ki Sedir adasında Bülent Bey demir attı, biz onlara aborda olduk. Böylece bizi hala sıkıntılı olduğumuz demirleme külfetinden kurtardı ki, kendisine tekrar teşekkürler. Diğer tekne ise Nisan ayında birlikte seyre çıktıpğımız Lemi kaptan ve ögrencileri idi.

Çökertme'deki gecemiz güzel bir tesadüftü de aynı zamanda: benim doğum günümdü. Planladığımız gibi akşam yemeğini iskelede yedik, biraz da doğum günü adına abarttık :)



Akbük

Fırtına o gece de devam etti, fakat sabahleyin durdu. Sabah, geçen yıl geldiğimiz ve turkuaz yeşili sularını hiç unutmadığımız Akbük'e doğru yola koyulduk. Akbük yolunda ilk yelken açma deneyimizi yaşadık. Önce ana yelken, sonra cenovayı açtık. Daha çok geniş apaz seyriyle yaklaşık 5 saatte Akbük'e ulaştık. Bir ara rüzgarı pupa alıp ayı bacağı denedik ve epeyce de gittik, lakin istemsiz gelen bir kavança sonrası tekrar geniş apaza döndük. Neyseki çok yavaş bir kavançaydı kimseye birşey olmadı.

Akbük'e vardığımızda Çökertme'deki komşularımızı iskelede bulduk. Geçen yıl 7 tekne dolusu Hollandalı gay yüzünden bizi iskelerine alamayacağını söyleyen koyun en iç kısmındaki iskele bu yıl da 12 adet Sunsail teknenin rezervasyonu olduğunu söyleyeyince, tekrar diğer iskeleye yollandık. Komşumuz da oradaydı zaten.

Geleneksel ıssız koy yürüyüşü, orada yüzme ve geri dönme sonrası, yemeği bağlı olduğumuz iskelenin restoranında yedik ve uyuduk. Akbük'e kara yolunun var oluşu sakinliğini biraz bozsa da bakirliğini henüz bozmamış. Dağların azameti ve hemen altında pırıl pırıl sular görülmeye değer.


Sedir Adası

Sedir adası ile ilgili fotoğrafım yok. Adaya yüzmeye gittiğimizde fotoğraf makinemi almayı unutup sonrasında da geri dönmeye üşendim. Ada Kleoparta'nın Sahra'dan gemilerle kum getirtip döktürdüğü kumsalı ile ünlü. Rivayet tabii fakat kumsal o kadar nefis de bir yerde ki, tam karşıda dik yamaçlar, pırıl pırıl turkuaz bir su vs. inanmak daha akılcı geliyor. Akbük Sedir adası arası mesafe 6 mil civarı diye hatırlıyorum. Kısa bir yolculuk ile öğlen Sedir'e ulaşıp komşuların teknesine bağlandıktan sonra akşam saatlerinde Karacasöğüt'e yollandık.


Karacasöğüt

Sedir adası sonrası, gecelemek üzere Karacasöğüt'teki, eskiden Martı'ya ait olan, işletmesi devredilmiş bir tesise ait iskeleye bağlandık. Devredilmiş edilmesine de, devir esnasında sanki herşey devrilmiş gibi. Önüme gelen pişmemiş Akya'yı tekrar pişirip gelen garson 'abi kusura bakma, ben burda çalışmıyorum aslında, yardım ediyoruz öyle' deyince, ve bir de sabah 20 TL ek bağlanma ücreti istenince o iskeleyi aklımızda tutmaya ve bir daha yanaşmamaya karar kıldık. Karacasöğüt aslında çok güzel bir mekan ise de, iskele civarının denize girmeye pek elverişli olmayışı, yakındaki derenin denizi biraz bulandırması, dere yanındaki yazlık sitesi ve onlara ait denize girilebilecek tek iskele, orayı da kullanmamanız için asılı itici levhalar vs.. bizi bir sonraki Gökova turunda Karacasöğüt'ü es geçme kararına yöneltti. Belki koyun kuytu bir köşesine demirlemek daha iyi bir seçim olabilirdi, ama bu tatil için pek demirde geceleme yapmak istemiyorduk.

Sadun Boro Koyu

Koya Sadun Boro Koyu adı verilmesi tartışıladursun, ben blogumda koya Sadun Boro koyu demek istiyorum. Okluk, Değirmen bükü diğer isimleri olsun :)

Koya girdiğimizde niyetimiz İnligiz limanında demirelemek, yüzmek ve sonra akşam için yine iskeleye gitmekti. İngiliz limanını bizim için biraz kalabalık bulunca yanındaki Hırsız koyuna bakalım dedik. Uygun bir yer bulup demiri salmaya başladık, fakat 'galvanizden yeni geldi, şıkışma yapabilir' denen zincir sürekli sıkıştığından demirden vazgeçip doğrudan tekrar iskeleye yollandık. Neyseki koy bir cennet ve her köşesi harika. Bolca denize girip serinledik.


Sadun abinin teknesini görmek üzere koyun içerlerine doğru yürüdük ki, gerçekten Sadun Boro koyu dünyanın en güzel koyu. Nefis bir doğa, pırıp pırıl bir deniz.

Ertesi gün sabahın 6 sında kalkmak yine işe yaradı. Yarım saat içersinde 5 adet doyurucu büyüklükte 'sokkan' tuttum. Göcek'te tuttuklarımıza kıyasla biraz büyük olduklarından önce ne olduklarını anlayamadım. Balıkları güzel güzel elle tutup, iğnelerinden çıkarıp kovaya atıyordum. Benekleri ve hafif kahverengiye çalan renkleriyle benim hatırladığım şeritli sokkanlara hiç benzemiyorlardı. Meğer suya atıldıktan biraz sonra şeritler belirmeye başlarmış. Sokkan olduklarını cep telefonu aracılığıyla Gökhan arkadaşıma teyit ettirdikten sonra tuttuğum iki taneyi tabii ki terliklerle tutarak kovaya attım. Hatırlatmak gerekirse fotoda görülen balığın dikenleri çok zehirlidir. Kolunuzu üç gün boyunca iptal edebilir ve ağrısı da söylendiğine göre fecidir. Pişene kadar da zehir etkisini yitirmez, dolayısıyla sokkan temizlemek de dikkat ister. Neyse ki temizleyecek birileri hep bulunur :) Öte yandan lezzette de güney egenin bir numarasıdır.

Böylece son akşamımızı lezzetli bir balıkla noktaladık. Sadun Boro koyu sonrası durağımız Çökertme oldu. Çökerme'de sokkanlı ve rakılı bir final gecesi sonrası sabah Bordum'a doğru yola çıktık.

Bodrum

Cuma günü rüzgarı çok düşük rapor eden tahmin siteleri yanılmamıştı. Rüzgar gerçekten yoktu. Fakat hayatımda ilk kez şahit olduğum birşey vardı. Sıfır rüzgara eşlik eden ciddi boyutta dalgalar. Öyle ki motor seyriyle gidiyoruz, zaman zaman karşıdan, zaman zaman baş omuzluktan gelen dalgalar teknenin başını su seviyesinden ayırıyor ve tekne olanca ağırlığıyla suya vurduğunda etrafa sıçrayan su miktarı ürkütücü oluyor. Orak adası yakınlarında rüzgar da çıkınca, motor seyrimiz 2 knot'lara düşüverdi. O çalkantıda ana yelkene tırmanmaya hala cesaret edemediğimden yalnızca cevnova açtık ve işe yaradı. 4-5 knot arası seyirle kendimizi Karaada arkasına attığımıza sakin bir seyire ulaştık, yelkeni sarıp marinaya yöneldik. Sorunsuz bir marina girişi akabinde tekneyi teslim ettik ve bir sonraki tatili iple çeker halde İstanbul'a döndük.

Sevgiler
Osman

1 Haziran 2009 Pazartesi

Mordoğan ve Karaburun

Geçen yıl gelip de tadına doyamadığımız Mordoğan'da balık tatilini bu yıl aynı tarihlerde, 19 Mayıs'ta tekrarladık. Ekibimiz, otelimiz, hatta kaldığımız odalar dahi aynı idi. Cem Kaptan'ın, artık kabininde tuvalet bulunan revizyonlu Han&Han isimli teknesiyle üç yarım gün balığa çıkıp, geçen yılkı gibi sülünezlerle balık tuttuk.

Sülünez, balık yemi olarak kullanılan, orta parmak büyüklüğünde ve şeklinde, iki sert kabuk arasına şıkışmış, dokununca kasılarak kendini sımsıkı kapatan yumuşak dokulu bir hayvan. Canlı yem adı altında alınıyor ve balığa öyle çıkılıyor. Sülünezleri açmak için önce iki kabuk arasında bıcak ile bir çizgi çekilerek işe başlanıyor, sonra bir kabuk ayrılıp, diğerinin içersindeki yumuşak dokuyu çıkarmak gerekiyor. Sonra da bu dokuyu kuşbaşı usulü doğrayıp iğnelere takmak.


Fotoğraflar sabah balığa çıkmadan önce. Bulutlu bir hava ve yapay ışığın doğalla birleşmeye başladığı, sabahın en sevdiğim lacivert-kızıl saatleri.

Geçen yılkı balıklardan farklı olarak bu yıl sırtı atarak bir adet Zargana, bir de Melanur yakaladık. Onun dışında gelenler bolca kupez ve mercan, birkaç istavrit ( fakat istavrit olduklarına inanmak zor, istavrit için çok büyükler ), karagöz ve bazı diğer balıklardı.


Bu gidişimizde farklı olarak araç da kiralayalım ve yarımadanın kalanını gezelim istedik. Balıktan arta kalan vakitlerde Karaburun tarafına yollandık. Karaburun yeni iskeledeki deniz, içersinde yerleşim olmasına rağmen hayatımda gördüğüm en pırıl pırıl kalmış koy. Bomboş koylar temizliğinde. Yarımdadanın etrafını dolaştıkça zaman zaman cep telefonlarının ne Türk ne Yunan şebeke bulabildiği, cep çekmeyen nadide kara parçaları var. Sıklıkla terk edilmiş Rum köylerine rastlanıyor, evler yarı yarıya yıkık. Yaşam olan köylerde ise taş evler ile badanalı evler karışık. Biz Türkler taştan çok sıva badana seviyoruz, orası aşikar.

Karaburun merkezde sevimli mavi masaları ve beyaza boyalı ahşap sandalyeleri olan ağaç altı bir çay bahçesinde soluklandık. Yan masamızdaki dört yaşlı amcaya birşeyler sorduk, onlar da bilgilerince anlattılar. Biz ayrılıyorken de ayağa kalkıp bizi mahcup etmeyi ihmal etmediler.

Neden saflık ve insanlık için büyük şehirlerin bu kadar uzağına gitmek gerekiyor? Taze balık için de aynı, temiz deniz için de... Hep uzaklaşmak gerekiyor milyonların istifinden..


Yol üstü sergisinde bir amca kuru kayısı satıyordu. Biraz aldık, tarttı ve tam bir kilo gelmedi diye kilogram fiyatını almak istemedi. 'Tamam kalsın amca?' diyoruz 'Yok olmaz' diyor.

***

Nergis bahçeleri var. Bölge ekonomisinin bir parçası nergis bahçeleri. Bahçeler dışında ise yine her yer çiçek. Hayatımda bu kadar yoğun katır tırnağı görmemiştim. Ya da ilk defa dikkatimi çekti bilemiyorum. Kilometrelerce yol gittik ve yol kenarları katır tırnaklarıyla sapsarıydı. Devasa papatya kümeleri, ve adını bilmediğim binlerce çiçek. Hepsi hiç emeksiz, sadece doğaya biraz saygı ile yetişen çiçekler.





Yol üstüne yayılmış keçiler.








Bir köy.












Mordoğan'dan yine balıkların, doğallığın, sadeliğin ve sabahın ilk ışıklarının büyüleyici güzelliğinin tadı damağımızda kalarak ayrıldık. Cem Kaptan'a, Halis Kaptan'a çok iyi birer insan oldukları için, bize hele de bu ikinci gidişimizde artık hemşeri gibi davrandıkları için teşekkürler.

Reklam olsun diye değil de, Cem Kaptan daha çok insana doğa sevdirebilsin diye tekrarlayayım, Mordoğan ülkemizde en güzel balıkların tutulduğu nefis bir yer. Oraya balık avına gidin. Sabah gidin, ve çok erken balığa çıkın. http://www.kalamaravcisi.com/

Sevgiler
Osman
free hit counter