3 Ocak 2010 Pazar

Ingiltere

Ablam senelerdir çağırır durur, İngiltere'ye bir türlü iş harici gidememiştim. Bu yılbaşında gitmemek için bahane bulamayınca, geçen yıl aldığım 5 yıllık vize de taciz edince, 24 Aralık - 3 Ocak arasında atladım gittim.

10 gün boyunca şunların unuttum:

- 0.50 promil alkolü geçmemeli, bakarsın polis molis olur :)
- Akşama ne yesem?
- Yarın hava karlı mı acaba? Arabayla çıkmamalı mı?
- Internet bankacılık parolam
- Ergenekon, açılım, dolar.
- Bugün naapsam?
- Saat kaç? Bugün günlerden ne?


Tam bir teslimiyet içersinde 10 gün geçirdim diyeyim anlayın. Hiçbir eylemimi planlamadım, başıma ne geldiyse :) süpriz oldu. Başıma birşey gelmediği zamanlarda evde kitap okudum, biraz Andy'nin piyanosuyla oynadım, bir iki film seyrettik. Andy Cristmas tatilinde aralarda çalışılması gereken 1,5 günü de izin almış sağolsun.

Arada da "hadi şuraya gidiyoruz" deyip deyip beni bir yerlere götürdüler. Yukardaki kuğular Thames nehri kıyısında atılan yemleri kapışan kuğu ve martılar.

Biraz ilerde tekne evlerden biri sol fotodaki. Sahibi çatısında çiçek yetiştiriyor. Her ne kadar bizim koylarla kıyaslanmasa da, eğlenceli bir yaşam olmalı. Bir gün bir yerde, başka bir gün nehrin başka bir yöresinde. Gerçi herşeyden sıkılan insanoğlu için bir çözüm mü? Zor. Tamam mekan değişiyor da, su aynı su, tekne aynı tekne, biriyle birlikte isen o da sabit... Çok sıkıcı :) Atsan atılmaz.. Nehir temiz değil. :) Şaka yapıyorum, öyle birşey yok. Ben sıkılmazdım.

Ertesi gün müydü neydi, diyorum ya saate güne pek bakmıyorum, Londra'ya gittik. Heryer süs içinde malum yeni yıl. Bir gösteri sonrası eskilerde madencilerin yediği, kıymalı börek benzeri bir yiyecekle karnımızı doyurduk. Antika bir pub'da birer biradan sonra Soho'ya gittik. Gay barları normallerinden ayırt etmeyi öğrendim. Meğer bizim romantik gökkuşağı, hani şu altından geçince cinsiyet değiştirdiğin, gay kardeşlerimizin hoşlandığı bir sembolmüş. Gay barların bazılarının kapısında gökkuşağı oluyor. Bir daha gökkuşağı fotosu çekersem iki olsun. :)

Londra güzel şehir. Düzenli, tarihi binalar pırıl pırıl. Pub'lar dolu dolu ama ben yine de İngiltere'nin kırsal kesimini daha çok seviyorum. Düz yeşillik, heryer orman, yazları bunaltmayan sıcak.
Andy'nin kahve bilgi birikmini aldım bu tatilde. Cappucino, Amerikano, Expresso, Latte nasıl yapılır, farkları nedir hiç bilmezdim. Andy'ini herşeyi manuel yapılan ama orjinal fiyatı dünyanın parası bir kahve makinası var. Örneğin Cappuçino için tarif şöyle:

Fincanlara kaynar su dolduruyorsunuz. Temizleniyor ve ısınıyorlar. Bizim kahvehneciler benzer birşey yapar. Kaynar suyu birinden ötekine gezdirirler. Sonra sütü pense yardımıyla köpürtüyorsunuz. :) ( Andy'ninkinin buhar açma düğmesi kırık, penseyle gevşetmek gerekiyor. Andy'de herşeyi manuel, ham, sade seviyor benim gibi. Dolayısıyla onu da tamir etmemesini anlayabiliyorum. ) Herneyse, süt kremamsı bir köpük haline geldiğinde hazır olmuş oluyor. Kahveyi fincanlara paylaştırıp, sütü üstüne ekliyorsunuz. Kahvenin ne kadar sıkıştırılacağı, miktarı ve ne kadar suyun içinden süzüleceğine kadar çok kritik detaylar var. Örneğin kahve süzme kolu diyeyim artık adını bilemiyorum, onun çok ağır ve metal yoğun olması gerekirmiş. İşi yaparken en büyük kabus, kahvenin soğuması çünkü. Kahve soğumamalı.

Bu kadar hazır bilgiden sonra bir kahve makinası alasım geldi aslında ya, Türk Kahvesi hariç kahveyi öyle büyük bir kefiyle içtiğim de yok. Belki daha sonra bilemiyorum.

Sonraki günlerden bir gün, ablamın Brighton'daki arkadaşı Hale ve eşiyle Guildford yakınlarında buluştuk. Küçük bir köy pub'ında çok lezzetli bir akşam yemeği yedik. Andy'nin "Designer's Fish and Chips" dediği yemeğim harikaydı.

Bu arada Cristmas'ın birinci günü :) bayramlaşıp öpüştükten sonra geleneksel Christmas yemekleri yedik. Aslına bakarsanız herşey o kadar aynı ki. Bizde de sadece özel günlerde yenen yemekler vardır, çocukluğumuzdan beri yediğimizden bize çok lezzetli gelir. Oysa ilk kez yiyen bir yabancı aynı tadı almaz. Christmas keki güzeldi de, eminim Andy için bir ziyafetti.

Başka ne öğrendim?

- Türkçe'de adı kişniş olan, maydanoz şekilli ama farklı tat ve kokulu bir bitki. O tip bitkileri "bu kadar kötü kokan bir şeyi insanlar yediğine göre çok faydalı olmalı" niyetiyle yerseniz daha rahat edersiniz... :) Şaka şaka. Salatalara değişik bir tat veriyordu, ben sevdim.
- Anason'un bitki olarak görünümü, ve Viyetnam sokaklarında satılan noodle'ların içine katıldığı.
- Anason yeyince insanın kafasında rakı vurabildiği :) Bir de Brighton'a gidince oldu, deniz kokusundan olsa gerek.

- Çok kuzey meridyenlerinde alkolun etkisinin azaldığı ( yok bunu ben uydurdum, bilimsel niteliği yok :) )

Yine ne çok boş şey yazdım. Tamam devam ediyorum. Yılbaşı akşamında Hale'ye bir süpriz yapmak üzere Brighton'a gittik. Ertesi gün aynı zamanda Hale'nin doğum günü olduğundan program yoğundu. Sırasıyla evde akşam yemeği, Tekin'in çok yakın bir arkadaşının evinde verdiği partide yeni yıl kutlaması, sonraki gün öğlen ikide 4 derece sıcaklıktaki denize girme ( ben değil, şu yukardaki fotodaki sofra başında görünen kırmızılı çılgın hatun :) ), sonra hastane ( opsiyonel ), sonra pub, sonra akşam yemeği ve içkileri, ve sonrasında evde parti.

Tekin beni herkese Ozzy diye tanıştırdığından olsa gerek, Brian'ın İskoç aksanının anlama oranım, adam benim Brighton'lu olmadığımı öğrenince biraz arttı. En azından benim anlamamamı garip karşılamadı :) Hatta İstanbul'da rakı şalgam içtiğine, Galatasaray hamamına gittiğine kadar konuştuk. İtiraf ediyorum yılbaşı partisinde "More beer?" dışında birşey anlamamıştım. Yalnız yine de Brian ve eşinin beden dilleri, biz iyi insanlarız ve misafir ağırlamayı da çok seviyoruz dedi durdu, o da yeterdi zaten.
Brian'larda adları aklımda olmayan epeyce geleneksel Ingiliz gıdası tükettikten sonra eve döndük.

Sonraki gün öğlen Hale'nin kırk yaş çılgınlığı için denizde buluşulacaktı, oraya gittik. O kadar dedim kettle götürelim biraz su kaynatalım da hiç olmazssa denizde gireceğin yere döker azcık ısıtırsın diye :), dinlemedi. İlle de buz gibi suya girecek. Bana sen de gir deyip duruyor. Seferiyim kızım ben, olmaz :)


Brighton sahili güzel. Deniz o gün çarşaf gibiydi ve birkaç sahil fotosundan sonra pub'a yolandık. İngiltere pub'ları atık pusetli bebeklerin bile getirildiği çok güzel mekanlar olmuş. Sanıyorum çocuk işi biraz da sigara yasağının eseri. Çocuklar akıllı uslu oturuyor, masaların tepelerine çıkmıyorlar. Yaptıkları en muzip yaramazlık pencereye vurup, kızlara el sallayıp saklanmak ve "bana gülümsedi" demek. :)

Pazar günü sabah uçağıyla İstanbul'a döndüm. İlk gece 3:30 'a kadar uykum gelmedi. E senden iki saat geç uyuyan bir memlekette gecenin ikilerine kadar kudurursan... :)

Neyse, yavaş yavaş normale dönüyorum. İnsan herşeye alışıyor diyeyim, ve bu yazımı da kapatayım.

Tüm misafirperverliklerinden ötürü Derya, Hale, Andy, Tekin 'e çok teşekkürler.


free hit counter