30 Temmuz 2008 Çarşamba

Mordoğan'da Balık Avı - Mayıs 2008

19 Mayıs bu yıl Pazartesi'ye denk geldi. Ne yapalım ne edelim derken, internette tesadüfen www.kalamaravcısı.com isimli bir site buldum. Sitenin içeriğine bir baktım ki, deniz, balık, kalamar, doğa, balık avı konulu bir site ve 'atlayın gelin balık tutalım' diyor. Peki dedik atladık gittik.

Mordoğan İzmir'den Karaburun'a giderken sağda çok şirin bir kasaba. Merkezinden dahi denize girilebilen, müthiş bir doğası var. Gittiğimizde denizle buluşma fesvtivali vardı. Gider gitmez, öğleden sonramıza hemen bir balık avı seansı koyduk. Balığa Cem Liman kardeşimizin bizimle tanıştırdığı Halis kaptan'ın 8 metre civarındaki teknesiyle çıktık. Halis Kaptan balık tutacağımız mekanları gün aydınlık olduğu sürece göz kararı ile buluyor. Mevkiye yaklaşınca uzaklarda birkaç noktaya bakmaya başlıyor, sonra da 'işte burası' diyor. 'Burda 25 metrede mercan çıkar' diye de ekliyor. Oltayı bir salıyorsunuz ki gerçekten ip 25 metre civarında duruyor.

Neler tuttuk?

Neler tuttuk sorusu ilk akla geliyor, o nedenle lafı uzatmadan anlatayım istiyorum. İrili ufaklı bir çok balık, 1 ahtapot, 2 kalamar. Balıklar arasında mercan, kupez ( yerel ismiyle ) başta olmak üzere 4-5 çeşit küçük ama çok lezzetli balık var.

Kalamar

Kalamar hayvanı ( solda ) fotoğrafını çekmeye çalışırken tekneyi siyah mürekkebiyle boyayan bir mürekkep balığı aslında. Çok şirin bir yaratık, sudan çıktığında yüzgeçlerinin sinüzoidal hareketi, ve temizleme esnasında çıkarılan şeffaf bir cam cubuğu andıran iskeleti son derece etkileyici. Ayakları da yenmekle birlikte, pişirilen yeri gövdesi.







Sabah tekrar balık

Gittiğimiz günün akşamı balıktan sonra otele döndük. Yolculuk üzerine bir de balıkları pişirtip yemek için restoranlardan birine gitmeyi gözümüz almadı. Balıkları kaptana verdik. Birazını kendine almış, birazını ihtiyacı olan kişilere vermiş. Ertesi gün sabah 5'te kalktık. Mordoğan ismini mor renkte doğan güneşten almıştır demişlerdi, gün doğumu gerçekten mor tonlardaydı. Yandaki fotoğrafta biraz kontrast artırımı var ise de renk sıcaklığı ile oynamadım. Sabahın ilk ışıkları ile denize açılmak, etrafta sadece birkaç balıkçı kayığı varken bunu yapmak, gökyüzü ve deniz arasına sıkışmak, iki maviyi de her yanınızı sarmış hissetmek insanın sürekli yapmak isteyeceği türden bir aktivite.

Dünyanın en lezzetli balığı

Öğlene kadar epeyce balık tuttuktan sonra, bu defa balıkları yemek üzere bir restorana oturduk ve dünyanın en lezzetli balığını belirledik:

* Kendi tuttuğun
* En fazla 2 saat önce tutulmuş
* Büyük şehirden uzaktaki denizlerden çıkma
* ve zor tutulan

balık.

Mercan dip balığı ve epeyce derinden çıkıyor örneğin. 25 metre mesafede balığın vurduğunu dahi hissetmek mesele. O nedenledir ki mercan çok lezzetli bir balık. :) Şahsi fikrim, daha yukarlardan çıkan kupez'in ondan aşağı tadı olmadığı yönünde fakat öyle bilinir olmuş, genel anlayışı bozmayayım.

Mordoğan akşamları da güzel. Festival kapsamındaki konsere uğradık. Yeni yapılan mendirekte dolaştık.

















Sahilde nostaljik bir yeldeğirmeni var.

Mordoğanda balık tutmak isteyenler Kalamar Avcısı'nın sitesine uğrayabilirler. Teşekkürler Cem ve Halis kaptan.

Temmuz 2008
Osman Ölgen

free hit counter

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Gökova Körfezi - Haziran 2008

Mayıs sonu, Haziran başı Gökova'da denize açılmak için güzel bir zaman. Belki Haziran'ın ikinci ve üçüncü haftasına da sarkılabilir, fakat son haftaya bırakmamalı. Denizin serinliği, yeni açılmakta olan sezonun sakinliği, gece kabinde bunalmadan uyuyabilme, yelken esnasında güneşten bunalmama vs.. tümü ilk haftalarda ideal.

Bordum'a gitmeyeli epeyce olmuş. Marina'ya gidişte yol kenarlarındaki reklam panoları artmış. Eskiden adını bilmediğimiz 5 yıldızlı otel yok iken, şimdi ancak birkaçını tanır kalmışız. Üst yoldan geçerken oluşan trafik yoğunlaşmış. Eh... ne diyelim, Bodrum hayli 'gelişmiş'... Neyse ki, yarımadanın ucuna, taa denize ulaşana kadar durmak zorunda değiliz..

Turgutreis D-marin, memleketin her deniz köşesine kurulması gereken türden, içinde balıkların yüzdüğü, doğayla dost, nefis bir marina. Marina'ya ulaşıp Selim kaptan'ı buluyoruz.


Kaptan

Önce biraz konunun geçmişini anlatayım, Selim kaptan ( fotoda sağda ) benim internet aracılığı ile bilgilerine ulaştığım, yazışa yazışa ahbaba yaklaştığımız biri... Yalnız, bolca yazışma ve bir iki telefon görüşmesi haricinde de birbirimizi görmüşlüğümüz yok... :) Neyse tekneye eşyaları bıraktık, kaptana 'siz de gelin de, kumanya konusunda fikir verirsiniz' dedik, hep beraber markete gittik. Malzemeleri almaya başladık ki kaptan bana 'şurada balıkçılar var, oradan da 3 kalıp buz almak lazım' dedi. Ok deyip balıkçıya gittim ki kalıpların tanesi 10 kilo var.. Rakı için istedi desem fazla. E teknede buzdolabı var sonuçta.. Ne için ki bu kadar buz? Pek aklım ermemişti o an bu işe.

Neyse... Buzları ben, iki araba malzemeyi de diğerleri alıp tekneye yerleştik. 9 metrelik tekne 5 kişiyi, 2 araba malzemeyi ve 30 kilo buzu nasıl bir anda yutuverdi şasıyor insan.. Düzen, küçücük mekanlara herşeyi sığdırıyor.


Tekne

Tekne 18 yıllık. İlk bakışta, hele de dışardan bakıldığında döküldüğü anlaşılmayan, fakat aslında dökülen bir tekne... Selim kaptan teknesinin bakımını 'karınca kararınca' ve 'kendince' yapıyor. Karina 3-4 yıldır zehirli görmedi diyor ki eminim 7-8 yıl var.. Neyse... Konuyu dağıtmayayım.. İlk geceyi marinada geçirip, sabah erkenden yola çıkıyoruz. Niyetimizde 5 gün Gökova körfezinde dolaşmak var. Gezi öncesinde de öyle hazırlıklar yapmışız, planlar çıkarmışız ki: Google erath'den print out'lar, rotalar vs vs. Yalnız planlamayı yaparken önemli bir şeyi saçmalamışım: düz bir rota çizip de 'ben bunu ortalama 5 knot ile 3 saatte alırım' dememek gerekiyor. Çünkü yelkenle gideceğin için, hadi 5 knot hız oluşturacak rüzgarı buldun diyelim, düz gidebileceğin yönde bulman zor. Zikzak yapılacağı hesaba katılmalı. Bir de Gökova körfezi, yelkenli ve bakımsız da bir tekne için ve 5 günlük süre düşünüldüğünde biraz büyük kalıyor.

Neyse.. Nerde kalmıştık. Yola çıktık. Turgutreis'ten çıkınca karşısı Kos adası. Kos'a doğru epeyce yaklaştık. Yunan balıkçıları bizimle Türkiye anakarası arasında kalmaya başlayınca da, 'fazla oldu bu' dedik, burnumuzu memlekete döndük. Bu arada bunları anlatıyor iken, öğrendiği her denizcilik terimini ardarda sıralayıp, yazısını neredeyse sadece kendisi ve birkaç başka kişi için yazan denizci arkadaşlara benzemek istemediğimden bu yazıda kullandığım karina ( tekne altı ) terimi son denizcilik terimi olsun.


Papuç Koyu

İlk gece niyetimiz körfezin karşı kıyısına geçmek idiyse de, yukarda bahsettiğim hesap hatasından ötürü körfezin kuzey kıyılarının ortalarına yakın bir yerde Papuç koyunda geceledik. Su serin, turkuaz renkte ve pırıl pırıl. Kaptan çevik hareketlerle kıç halatını kayalara bağlıyor, biz de sofrayı hazırlıyoruz. Keyfimiz yerinde. Ocağımız yanıyor. Suyumuz akıyor. Tuvalete gidiyor, neşeyle pompalayıp temizliyoruz. Bulaşıkları rahatlıkla lavaboda yıkıyoruz vs.. Hiçbir sıkıntımız yok şimdilik!!

Tatilde sabahları kalkıp fotoğraf çekmeye zorlanmıyorum artık. Yalnız şöyle bir durum var ki tekne, sabahın ilk saatlerinde fotoğraf çekmek için uygun bir mekan değil. Az da olsa sallandığından ve sabahın ilk saatlerindeki ışık miktarı hiç sallanmamayı gerektirdiğinden, ancak gün epeyce aydınlanınca fotoğraf çekilebiliyor. Ya da kıyıya çıkma imkanınız var ise kıyıya çıkıp tripod kurmak gerekiyor.

Papuç koyunda güneş karşımızdaki adanın kıyıya yakın kesiminden doğdu. Gökyüzünün mavisi ufuk hizasından kızarmaya başladığında, ay hala görünüyordu. Deniz hafif meltemden ötürü kıpırtılıydı. Kayalıklara tünemiş martılar biraz yaptıklarımı seyretti, sonra da erkenden balığa yollanmış bir balıkçı motorunun ardına takıldı.

Yeterince fotoğraf çektiğimi düşünerek kabine geri döndüm. Biraz kestirdim, 8 gibi kalktım. Hadi insanları güzel bir müzikle kaldırayım dedim, radyo çalışmıyor. Elektrik yok. Madem öyle kahvaltı hazırlayayım dedim, su akmıyor.. Haydaa...

Akümüz bitmiş. Musluklar damlattığından, su motoru sürekli çalışıyor, sabaha kadar dayanmıyormuş. Neyse ki çaresi motor. Çalıştığı sürece elektrik var.

Yemeği yeyip yola çıkıyoruz. Hedef körfezin güney kıyıları. Baktık yakın görünen en makul yer Bördübed koyu, Bördübed'e yollandık.

Bördübed Koyu

Papuç - Bördubed arası ne kadar tuttu hatırlamıyorum da, rüzgarın 13-14 knot sırtımızdan geldiğini hatırlar gibiyim. Bördübed'i kaptan 'biliyor'. Fakat ağzına geliyoruz, girmek istemiyor. O anda esen rüzgara korunaklı değil. Çok içeri girmek de mümkün değil, sığ yerler var. Ne yapalım? Yelken indirelim diyor. İndirmeye çalışırken ana yelkeni tutan bumba denilen yatay direkin bağlı olduğu palanga sistemi kopuyor. Yelkenin iki düğmesi kopuyor. Neyse ki başka hasar yok.

Bördübed'e giremeyince, o rüzgara korunaklı olacak karşı koya geçiyoruz: Çatı koyu.

Çatı Koyu

Çatı koyuna akşam girdik ve geceledik. Yelkenin kırık düğmelerinin yerine yedek iki düğme diktik. Palanga sistemindeki hasarı iyi kötü onardık. Sabah göl sakinliğinde bir deniz ve komşu bir tekne ile uyandık. Bu arada söylemeyi unuttum, Papuç koyundaki sabah kahvaltıyı hazırlarken tüp bitti.

Bördübed'e medeniyet ve tüp umuduyla gitmişiz, fakat hüsrana uğrayıp Çatı'ya girince hala tüpsüzüz. Karşı kıyının kenarına Amazon Club reklam panosu bir de telsiz frekansı koymuşlarsa da, kimseye ulaşamadık. Belli ki o kadar da dinlemiyorlar telsizlerini.















Neyse.. Sabah biraz denize girdik ve sonra koydan çıktık... Şiddetlice bir rüzgar vardı. Çökertme koyuna, kuzeye çıkalım diye hesap ediyorken, serpintiden sırılsıklam olunca ve de Haziran başı bu da bizi epeyce üşütünce, belki de gezinin en güzel plansız kararını aldık: kaptan'ın tavsiyesine uyup Akbük'e yöneldik. Akbük biraz daha doğuda kalıyor ama daha günümüz var. Sonraki gün Bodrum'a yakınlaşır, en son gün de Turgutreis'e varırız diyoruz.

Akbük

Akbük bir cennet. Geniş girişinden itibaren göle dönen, içinde rüzgar olan fakat dalga olmayan, pırıl pırıl denizi ve lezzetli yemekleri olan restoranıyla ( koyun bitimindeki ) herşeye elverişli bir mucize gibi.




İskeleye yanaşırken 'abi Sunsail filosu geliyor 7 tekne, şöyle kenara alabilirim ancak sizi'dedi çocuk, peki deyip bağlandık. Sunsail'in 7 teknesi ( alttaki fotoda ufukta görünenler ) gelince maalesef iskeleye sığamadık. Bir bakıma da iyi oldu denebilir, 7 tekneden tekne başına 5 desek, 35 Hollandalı gay indi. Bir tanesi mayomu çok sevdi, ama orada çıkarıp verecek kadar sempatik bulmadım kendisini.



Aldık tekneyi diğer restoranın iskelesine bağlandık. Diğer restoran'a 'diğer' dememden de anlaşılabilir, adı bile aklımda kalmadı, yemekleri kötüydü.

Biz hala tüpümüz olmadığından yemekleri restoranlarda yiyor, bozulan malzemelerle de balık, martı artık ne mahlukat bulursak onları doyuruyoruz. Buzlarımızın da ne işe yaradığı bu arada belli, buzdolabı sadece motor çalışırken aktif. Yani buzlar, buzdolabı vazifesi görüyorlar. E tabii ikinci gün eriyip gittiler. Teknenin atık sularının ve lağım suyunun dolduğu sintine denilen depo da dolunca, bulaşıkları havuzluğun arkasında yıkamaya, tuvalet olarak olabildiğice dış tuvaletleri kullanmaya başladık. Sintine boşaltma pompasının işe yaramadığını kaptan biliyor muydu, yoksa o da orada mı öğrendi, o kadarını çözemedim henüz.


Neyse.. Olumsuzlıkları bir tarafa bırakıp yavaş yavaş 'diğer' restoranın önünden kayalıkları aşarak bir koya ulaşıyoruz. Koyda kimseler yok, denizin dibi kum, suyu sıcak ve göl seviyesinde durgun. Bir süre denizin keyfini çıkardıktan sonra geriye restorana dönüyoruz. Yemeğimizi yiyerek ertesi sabah Bordum'a yakın bir yerlere gitmek üzere yola çıkıyoruz.

Akbük'le ilgili birkaç fotoğraf daha paylaşmadan edemeyeceğim. Küçük bir kayık balık peşinde.







Koyun turkuvaz suları ve dik yamaçlar.











Gece Akbük koyu.










Sabahın ilk ışıkları.












Çökertme Koyu

Çökertme koyu ile ilgili fotoğrafım yok. İnternette sürüsüyle bulunabilir. Hiç iyi şeyler hatırlamıyorum çünkü. Koyda bağlanıp yemek yediğimiz, ismi korsanlarla ilgili birşey olan restoran en uzak durulması gerekenlerden biri. E peki ne işimiz vardı orada? Çökertmeye gitmeyecektik ki.

Akbük'ten güzel anılarla çıkıp yola koyulduk. Rüzgar sıfıra yakın, motor seyriyle 5 knot civarı hızla Bodrum'a doğru gidiyoruz. Niyetimiz Papuç civarı bir mevki. Yol üstünde Ören'de durup, tüp ve ek malzeme alıyoruz. Sonra da hazır geçiyorken bir uğrayıp Çökertme koyunda yüzme molası verelim diyoruz. İskeleye yanaşmadan bir koya demirliyoruz.

İyi güzel yüzdükten ve öğle yemeğimizi yedikten sonra, koydan çıkıyoruz. Kaptan'a biraz açılıp, bir yelken deneyelim diyorum. Olur diyor, ama rüzgar yok denecek kadar az. 2 knot'u geçemeyince, 'olmayacak, motorla gidelim' demeye niyetleniyoruz ki, hooop... motorun şarj dinamosu yanıyor.

Güzel... Motor yok... Rüzgar yok... Neyse ki halimizi görüp bize yaklaşan Avusturya'lı bir grup bizi yedeğe alıp Çökertme koyuna kadar çekiyor. Koya girişte de bu korsanlarla ilgili ismi olan restoranın cini, hemen tekneyi kapıveriyor, kendi iskelesine bağlıyor.

Kaptan hala tekneyi tamir ettirip Bodrum'a dönmekten yanaysa da, biz taksiyi buraya çağıralım daha hayırlı olacak deyip İstanbul'a Çökertme'den dönüyoruz.
free hit counter