8 Temmuz 2010 Perşembe

Göcek Seferi ( Bu sefer acemi kaptanın değil )

Daha önceki seyir yazılarımın başlıklarını 'Acemi Kaptanın...' diye başlatırdım. Sanırım artık kendime acemi kaptan demesem de olur. Bu seyirde iki tane miçom olunca, onlara ne çok şey öğretebildiğimi, hatta son günlerde tekneyi tümden onlara emanet edebildiğimi de görünce acemi lakabımı kaldırmayı hak ettim diye düşünüyorum.

17 Temmuz Cumartesi öğleden sonra miçolarım Mehmet ve Özgür'le tekneyi aldık. Miçolarım derken, iş yerinden arkadaşlarım, okumuş etmiş, mühendis çıkmış adamlar. Denize özendiler ve ilk kez bir tekne tatiline geldiler ve ne mutlu bana ki, çok da mutlu döndüler. Bu arada hemen reklam yapayım, tekneyi kiraladığımız firma budgetsailing.com, Göcek'te. Biz Hasan ve Aziz Kaptan'dan çok dostane bir güleryüz gördük. Tavsiye ediyoruz.

Teknemiz Karia 11, Comet 1050 model bir italyan tasarımı idi. 13-15 knot civarında bir rüzgarda 7.9 knot civarında bir hıza ulaştı ki bence çok iyi bir rakam. Sade bir tekneydi Karia 11, herşey manuel. Irgat yok, hidrofor yok. Ama miçolar dahil bu duruma şikayet edenimiz olmadı.

Benim Göcek'e beşinci gelişimdi de, miçolar Göcek'e ilk kez gelmiş olduklarından yola çıkışı ertesi güne bıraktık. O gece Göcek'i görelim dedik. Dursun Ustanın yerinde karnımızı doyurduk ve biraz Göcek'i dolaştık. Dursun Ustanın kızı restoranda unuttuğum fotoğraf makinesi çantamı bisikletle arkamdan getirince kendisine 'seç beğen şu miçolardan birini köle olarak al' diyecektim de :) tatil dönüşüne bıraktım. Ne de olsa tatilde bana lazımlardı :) Şaka bir yana Dursun Usta'nın yemekleri güzel.

Arkadaşları Swiss Otel'in Sundowner restoranına götürmeye çalıştım, atmosferi(!)ni beğenmedik, oturmadan geri döndük. Hakları var canım, gün çoktan batmış, mekanın pek bir albenisi kalmamıştı. Biz de teknede Ipod mini hoparlörümüze müziğimizi taktık. Rakımızı açtık, efkarlandık. O gece büyüleyici müzik miydi, üç yanımızı çeviren dağlar mıydı, yoksa yeşil sarıklı efe mi yaptı ne olduysa artık, yüreğimin bir kenarında kelimeler türedi, durur muyum, hemen gönderdim dünyanın en güzeline sms ile.



Pazar

Günler öncesinden bağlar ve denizcilikle ilgili teorik bilgilerle donattığım miçolarımı, yola çıkmadan önce biraz da tekne başında eğittikten sonra ve herkesin görevini anlamasını sağladıktan sonra sabah erkenden At Bükü'ne doğru yollandık. At Bükü iyi bir seçim olmadı. Su sıcaklığı bunaltıcı derecede yüksekti. Biraz geçmedi su yüzeyi köpüklendi, sanırım açıklardan geldi, ya da teknelerden birinin marifetiydi farkedemedim. Biz de çarcabuk oradan kaçtık.

Sonrasında Fethiye tarafına açıldık ve ilk yelken denemememizi yaptık. 13-14 knot civarı rüzgarda yelken keyifli sakin bir seyirdi.

Akşam Boynuz büküne döndük. Boynuz bükü seneler önce geldiğim halinin çok uzağında maalesef. Su çok bulanık, hamam gibi sıcak, ve akşamında yediğimiz lagos'da etkileyici olmayınca Boynuz bükünü çok iyi hatırlamamaya karar verdim. Öte yandan hala suyun olduğu en medeni koylardan biri, ara ara gitmek lazım geliyor.

Bir gün Göcek koylarında çok güzel yasal mekanlar görsek diyorum. Suyu buzu rica minnet değil de standard bir servis olarak alabildiğimiz restoranlar. Mekanların standardlarını çok yüksek olarak devlet belirlese mesela, koy büyüklüğüne göre bir ya da iki iskeleli restoran'a izin verilse. Duşlar olsa, insanlar koya köpük salmasa. Atık alma zorunlu faaliyet olsa. Rakı buzu servisi şart olsa mesela :) Çok mu şey istedim? Bana göre Göcek'i kirleten aşırı yapılaşma yasağı. Bir nebze kontrollü medeniyet şart.

Öte yandan oturdu mu insan akşam rakı sofrasına, mezelerin yanına dizdi mi sıra sıra hislerini, bunların hepsi unutulur ve şiir yazmaya başlanır. Yok yok Göcek'te birşey var valla.


Pazartesi

Herneyse. Dönelim konumuza. Ertesi gün yola çıktığımızda niyetimiz yine yelken için Fethiye yönüne gitmekti. Fakat tam açığa çıkıyorken Tersane koyu o kadar güzel göründü ki, oraya daldık.

Tersane 'nın suyu temiz, serinliği de güzeldi. Öğlen saati olmasına rağmen iyi balık geldi. Gerçi biraz ufaktılar ya yeni heves miçolarımızın bu defalık balıklarını geri atmadım.

Akşama kadar da orada kalıp akşamı geçirmek üzere Göbün'e geçtik. Geleneksel olarak restorana gitmeden önce teknede demleniyor, sonrasında restorana geçiyorduk. Mehmet'ciğimin tuttuğu sokkanları restorana verdik ve ek balık istemedik. Sadece yanına meze ve bir 35 lik rakı eklettik. Gelen rakam Boynuz Büküne oranla biraz tuzlu gelince ( sonraki gece gittiğimiz yerlere göre de öyleydi ), Göbün'e de tekrar gelmeyiz diye düşünmüştüm ama öyle olmadı, bizim miçoların en son aşık olduğu koy Göbün olduğundan, son gecemizi de orda geçirdik :)

Akşam yemeğimizi denize 50 cm kala bir masada, ekmek bekleyen bir ördeğin arkadaşlığıyla yedik. Küçük boyutta sokkanları da restoranın köpeği Uyanık mideye götürdü.



Tekneye döndük. Denize daldım. Miçolar da arkamdan. Gece denize girmenin güzelliğini paylaştık miçolarla.









Salı


Sabahları erken kalkmayı seviyorum. Bu tatillerde de değişmiyor. Çünkü en güzel fotoğraflar yeni bir günün başlama saatlerinde ortaya çıkıyor. Göbün sabahı Mehmet bu defa koca koca sokkanlar tutarken, ben fotoğraf turundaydım. En üstteki gün doğumu fotoğrafı ve soldaki fotoğraf o Göbün sabahından.

Salı sabahı acele etmeden çıktık koydan. Bunun iki nedeni vardı, biri miçolarımın ikisinin birden aynı kıza aşık olması ve paylaşma tartışmasının uzun sürmesi :) ( şaka sadece ), ikincisi de miçoların Lüxemburg'lu kayınpederleriyle muhabbet açmış olmalarıydı. Çocuklara bir şans tanımak gerekiyordu.

Öte yandan bizim çapkın miçolar Lüxemburg'lu kıza ( kod adı Leyla ) ulaşma konusunda hiç bir aşama kaydedemeyince, hadiyin dedim, vira demir. Başka limanda sevgili ararsınız! :)

Göbünden çıktık Manastır koyunda iskeleye yanaştık. Manastır geçen gittiğimde de rügarlıydı, bu defa da ciddi rüzgarıyla bizi serinletti. Suyu serin ve ferahlatıcıydı. Miçolar 'en çok burayı beğendik Osman abi' dediler. Yani doğal anlamda. Yoksa gece hayatı konusunda Göbün'ün üstüne yokmuş. :)

Manastır koyu büyüleyici bir doğa ve en çok sevdiğim yönü de tam karşıdan doğan güneşi. Aşağıdaki fotoğraf ertesi günün sabahından.

Öte yandan koyda duş dahi yok. Sadece bir iskele ve kuru etli deniz çuprasını zor yediğimi hatırladığım restoranı. Ama dedim ya, en güzel gündoğumlu koy orası, dolayısıyla bunların önemi yok. Akşamları göl benzeri denize 50 cm mesafede rakı yudumlamak, beklentimin üstüne bile çıkıyor. Bir süre sonra yanımıza bir saz üstadı gelip, birkaç türkü de çalınca güzel bir akşam oldu denebilir.

Çarşamba

Çarşamba sabahı ilk işimiz Manastır yakınlarında başka bir koya demirleyip yüzmek oldu. Sonrasında da Göcek'e dönüp bir kalıp buz aldık. Başka eksiklerimiz de olmuştu da, buzsuz işimiz çok zor olacaktı. Akşam için Bedri Rahmi koyuna karar kıldık. Bedri Rahmi'de hiç iskelede kalmamıştım. Yediğimiz nefis Grida balığı ve muhteşem doğasıyla Bedri Rahmi tatilin bir numarası oldu.

PerşembeBedri Rahmi çıkışında haftanın en güzel ve uzun yelken seyrini yaptık. Fethiye tarafına açılıp 15 knot civarı rüzgarla 7.9 knot hızı gördük ve döndük. Miçolarımdan birinin 'Osman abiiii, salayım mı?' dediği şeyin teknenin bayılması esnasında salmak istediği ana yelken iskotası olduğunu sonradan anladım. Yoksa da mazallah altına salacak sanmıştım. :)

Şaka bir yana, miçolarım çok hevesliydi. Çok da çabuk öğrendiler. Çoğu uygulama için bir kez deneme yetti . Özgür'cüğüm Göcek sahillerinin en hızlı yüzüp izbarço atan miçosu ünvanını haketti bence, tüm demirlemelerimizde çok başarılıydı. Mehmetciğim ise daima 45 derece kazık gibi tutan demiriyle benden en iyi demir atan miço ödülü aldı.

Yelkeni bitirdik ve Sarsala koyuna geldik. Rica minnet biten suyumuza 40 litre su alabildik. Akşam gün batarken restorana oturduk.



CumaO gece 04:30 gibi tesadüfen kalktığımda güzel birşey oldu. Koydaki tüm ışıklar sönmüş, ay batmış, gökyüzü ışıl ışıl bir duvar kağıdına dönmüş gibiydi. Öyle ki, en küçük yıldız zerreleri belirgin. Normalde 10-15 dakikada bir görebileceğiniz yıldız kayması, 2-3 dakika gibi kısa aralıklarda minik minik hareketlenmeler olarak görülüyor. Yandaş bulsam tam denize uzanma vakti ya, miçoların ikisi de uyuyorlardı, rahatsız etmemeyim dedim.

Sabah Sarsala'dan çıktık, Hamam koyuna demirledik biraz yüzdük.

- Osman abi, şurası iyi Osman abi.
- Olum orda boş baba yok, onca yer varken ne diye oraya sıkışalım?
- Ama tekne mavi Osman abi.

Ah mavi tekne! Güzel Lüxemburg'lu Leyla'nın teknesi. El mahkum, mavi teknenin yanına demirledik. Yalnız tekne o tekne değil :). Bizdeki de akıl, bir daha nerden çıksın karşımıza o tekne? Miçolar paletleri takıp tüm koyu dolaştılar, aradılar taradılar, yok yok yok. Leyla'nın izi yok. :)

Ve o akşam Leyla'yı en son gördüğümüz yere, Göbün'e dönüp son gecemizi orada geçirmeye karar verdik. Koya yaklaşıyorken bir anda deniz kıpırtısız bir göle dönüştü. Önce uzaklarda başladı yağmur, ufku sis benzeri kapladı, sonra bize ulaştı. Kıpırtısız denize yağmur damlaları düştü.

...


Göbün'e girdik. Restoranda garson arkadaşlarımız oldu. Sohpete daldık. Karavida isminde bir hayvancığın etinin yendiği, çok besleyici olduğu, fazla kaçırılırsa insanın kendini tekne direğinde bulabileceği ya da dağlarda eşek aramaya çıkabileceğiyle ilgili yeterince seviyesiz ( ama çok da seviyeli olması gerekmeyen :) ) bir muhabbetten sonra yemeğimizi yedik. Son gecemizi kutladık ve tekneye yollandık.

Ertesi sabah 5 gibi kalkıp erken bir gün doğumu seyriyle Göcek'e ulaştık ve teknemizi teslim ettik. Haftayı güzelliğe çevirmelerinden ötürü Özgür ve Mehmet arkadaşlarıma ve güzel tekneleri için Hasan ve Aziz kaptana teşekkürler. Ve tabii Göcek için tanrıya. Ve onu koruyup kollayan herkese.

Ve son olarak da, Göcek'te yaşadıklarımın hazzını, uzakta da olsa varlığının verdiği mutlulukla katmer katmer artıran dünya güzelime teşekkürler.

Sevgiler
Osman

Not: Fotoların tümü http://picasaweb.google.com/osmanolgen adresinde görülebilir.

17 Haziran 2010 Perşembe

Acemi Kaptanın İkinci Göcek Seferi

Sevgili blog,

Aramızda kalsın, işyerinden iki arkadaşıma hafiften kelek yapıp, benimle tekneye gelmeye ikna ettim :) Belli ki önceki yazılarımı okumamışlar, başlarına gelecekten habersiz 17 Temmuz'u bekliyorlar. Yalnız kendime çok da haksızlık etmeyeyim, etrafta dişi martıdan başka birşey olmayacağını onlara peşinen söyledim.

Öyle bir de terör estirdim ki, 'kaptanın denize atma yetkisi var haa!' dedim, gözlerini korkuttum :). Böyle saçmalıklar 'Aşk Gemisi' dizisinden mi kalma nedir, bir an inandılar valla. Arada şöyle sorular alıyorum insanlardan: 'şimdi sen kaptansın ya, evlendirme yetkin oluyor mu?' :) Tabii diyorum, evlendirme, boşama.. Yani uğraşmayın mahkeme şu bu, boşanacaksanız gelin bir haftalığına benim tekneye, ben sizi boşayıvereyim :).

Yani şaka bir yana sevgili blog, 17 Temmuz'da öğleden sonra 3 -4 sularında, Göcek belediye marina'dan 10 buçuk metre uzunluğunda bir tekne yola çıkacak. Bu adam yine alıp yüreğini koylara gidecek. Sabahın köründe kalkacak. Güneş acep şurdan mı doğacak, burdan mı diye düşünüp duracak. Kızıl mı açacak, sarı mı? Ne işe yarayacaksa? Teknenin başına oturacak, ayaklarını aşağıya sarkıtacak, kafasını baş ıstralyaya dayayıp düşünecek. Gözlerini denizin yüzeyinde gezdirecek, bir renk, bir ton arayacak. Bulunca sevinecek. Bir sinek olta atacak suya, yavru balıkları tutup tutup denize atacak. Sonra bir kaç martı görecek, bir balıkçı motorunun pat pat pat sesi yürek atışlarına karışacak. Yaşıyorum diyecek. Varım.

Gece olacak. Suya girecek. Issız bir koyda ise, hele bir de ay yoksa, samanyoluna karşı yatacak simsiyah suya. Tek bildiği kuzey yıldızının yerini bulmaya çalışacak. Yıldızlar yakınlaştıkca yakınlaşacak, uzay boşluğuna yükselecek bu adam. Yıldızlara kadar çıkıp, gerisin geri inecek. Ya da dolunay varsa, yüzünü ona dönecek, yakamozlara tutuna tutuna tırmanacak aya, oturup dünyayı oradan seyredecek...

( Sonra da hasta olup, yatak döşek yatacak :) )

11 Mayıs 2010 Salı

Üçüncü Kez Akbük

Liseden sınıf arkadaşlarımla hala görüşürüz. Öyle seyrek de değil, İstanbul ekibi olarak ayda bir, Türkiye geneli dersek yılda bir gibi buluşmalarımız olur. Bu yılki bahar buluşmasını Bodrum'da yapalım dedik. Fakat nasıl edelim, kim organize eder şu bu derken, kendimi organizatör konumunda bulunca, son iki yıldır gittiğim Akbük'te bir buluşma organize etmeye karar verdim.

İki yıl önce iskelesine yanaştığımız ve yemeklerini beğendiğimiz Altaş Restoran'ın pansiyonu da olduğunu görünce tamamdır deyip pansiyon sahibi Öner bey'i aradım uzun haftasonu konaklamamızı ayarladım.

Cumartesi sabah Bodrum havaalanından kiralık minibüsümüze atlayıp, Akbük'e doğru yola çıktık. Bu arada sevgili Bodrum sakini arkadaşım Pelin'in tahmin ettiği üzere Didim Akbük değil, Gökova Akbük burası. Gökova körfezinin kuzey kıyılarında, Akyaka'nın biraz batısında cennet parçası bir koy. Akbük'e gitmek için önce Milas'tan Ören'e gitmek gerekiyor. Ören Akbük arası biraz yorucu da olsa 26 km kadar. Toplamda 90 km kadardı diye hatırlıyorum.

Öte yandan iki GPS teknolojili arkadaş olarak Gökhan ve ben bu yolu bulamayıp :) Akyaka'ya kadar gidince gidiş süremiz biraz uzadı. Öğlene doğru koya vardığımızda nefis bir hava ve mükemmel bir deniz bizi bekliyordu. Maalesef fotoğraflar önceki senelerden ( fotoğraf makinamı sabah uçağa yetişme telaşıyla unutmuşum ) fakat denizin renginde, durgunluğunda bir fark yoktu. Pırıl pırıl, dupduru, lacivert-turkuaz bir suyu var Akbük'ün.

Yemeğimizi yeyip biraz denize girdik. Grupta Mayıs ayında ilk kez denize girenler oldu diyeyim, Akbük'ün denizinin çekim gücüne siz karar verin. Su serin ( tamam serinin biraz ilerisi belki :) ) ama içinde durunca ısınılan türden. İçinde durdukça morarılan denizler de hatırladığımdan, Akbük'te denize soğuk demek yanlış olacak.

Altaş pansiyon temiz odaların, duşların, kendi tarlalarında yetiştirilme sebzelerle yapılan salataların olduğu güzel bir mekan. Akşamki barbun ve lagos ziyafetimiz de güzel olunca, tamamdır dedim, buraya tekrar gelinir.

Tatilde erken kalkıp sabah fotoğrafları çekmeyi seviyorum. Fakat bu sefer makinem yanımda olmadığından Pazar sabahı saat falan kurmadım. Öte yandan koydaki oksijen miktarından mıdır nedir, sabahın 4 buçuğunda uyandım. Uyanmışken de sahile inip biraz koyu seyrettim. Bir buçuk saat kadar dolandım.


Pazar sabahı günün biraz serin ve havanın kapalı olacağını görünce, hem o gün ayrılacak arkadaşlarımızı bırakmak, hem de bir çevre gezisi yapmak adına Ekincik koyuna doğru yola çıktık. Arkadaşlar orayı da çok beğendi. Ekincik, Köyceğiz gölünün hemen batısına tekabül eden başka bir cennet kösesi. Fakat gittiğimizde hava hala kapalı olduğundan, ve suyu Akbük'e kıyasla biraz daha az berrak olduğundan kimse denize girmedi. Akbük'ten sonra denize girmek zorlaşır, buradan uyarayım :)


Arkadaşlarımızı havaalanına bırakmadan önce Güllük'e uğrayacak vaktimiz oldu. Güllük bana göre değil, biraz beton. Yolcularımızı gönderdikten sonra da bu defa Ören yolu üzerinden Akbük'e döndük. Son akşamki yemeğimizi rakı, meze ve azar azar porsiyon etlerle hafif tutup yattık.

Pazartesi sabahı nefis bir denize uyandık. Bu arada dibi kum, suyu pırıl pırıl muhteşem bir köşesi var Akbük'ün. Ulaşımı yürüyerek dahi biraz meşakkatli ama ödül büyük. Benzer bir koya Sedir adasında ücretli giriliyor, nefis bir su. 'Kimse yok' un yanısıra, kum zeminin muhteşem hissi ender bulunan türden.

Arkadaşlara 'bu koyda ömür boyu yaşarım' diyorum, 'sıkılırsın' diyorlar. Nasıl sıkılır insan bu renkte bir denizden, insanı adeta sarhoş eden oksijenden, sabah tam karşıdan doğan güneşten.

3 Ocak 2010 Pazar

Ingiltere

Ablam senelerdir çağırır durur, İngiltere'ye bir türlü iş harici gidememiştim. Bu yılbaşında gitmemek için bahane bulamayınca, geçen yıl aldığım 5 yıllık vize de taciz edince, 24 Aralık - 3 Ocak arasında atladım gittim.

10 gün boyunca şunların unuttum:

- 0.50 promil alkolü geçmemeli, bakarsın polis molis olur :)
- Akşama ne yesem?
- Yarın hava karlı mı acaba? Arabayla çıkmamalı mı?
- Internet bankacılık parolam
- Ergenekon, açılım, dolar.
- Bugün naapsam?
- Saat kaç? Bugün günlerden ne?


Tam bir teslimiyet içersinde 10 gün geçirdim diyeyim anlayın. Hiçbir eylemimi planlamadım, başıma ne geldiyse :) süpriz oldu. Başıma birşey gelmediği zamanlarda evde kitap okudum, biraz Andy'nin piyanosuyla oynadım, bir iki film seyrettik. Andy Cristmas tatilinde aralarda çalışılması gereken 1,5 günü de izin almış sağolsun.

Arada da "hadi şuraya gidiyoruz" deyip deyip beni bir yerlere götürdüler. Yukardaki kuğular Thames nehri kıyısında atılan yemleri kapışan kuğu ve martılar.

Biraz ilerde tekne evlerden biri sol fotodaki. Sahibi çatısında çiçek yetiştiriyor. Her ne kadar bizim koylarla kıyaslanmasa da, eğlenceli bir yaşam olmalı. Bir gün bir yerde, başka bir gün nehrin başka bir yöresinde. Gerçi herşeyden sıkılan insanoğlu için bir çözüm mü? Zor. Tamam mekan değişiyor da, su aynı su, tekne aynı tekne, biriyle birlikte isen o da sabit... Çok sıkıcı :) Atsan atılmaz.. Nehir temiz değil. :) Şaka yapıyorum, öyle birşey yok. Ben sıkılmazdım.

Ertesi gün müydü neydi, diyorum ya saate güne pek bakmıyorum, Londra'ya gittik. Heryer süs içinde malum yeni yıl. Bir gösteri sonrası eskilerde madencilerin yediği, kıymalı börek benzeri bir yiyecekle karnımızı doyurduk. Antika bir pub'da birer biradan sonra Soho'ya gittik. Gay barları normallerinden ayırt etmeyi öğrendim. Meğer bizim romantik gökkuşağı, hani şu altından geçince cinsiyet değiştirdiğin, gay kardeşlerimizin hoşlandığı bir sembolmüş. Gay barların bazılarının kapısında gökkuşağı oluyor. Bir daha gökkuşağı fotosu çekersem iki olsun. :)

Londra güzel şehir. Düzenli, tarihi binalar pırıl pırıl. Pub'lar dolu dolu ama ben yine de İngiltere'nin kırsal kesimini daha çok seviyorum. Düz yeşillik, heryer orman, yazları bunaltmayan sıcak.
Andy'nin kahve bilgi birikmini aldım bu tatilde. Cappucino, Amerikano, Expresso, Latte nasıl yapılır, farkları nedir hiç bilmezdim. Andy'ini herşeyi manuel yapılan ama orjinal fiyatı dünyanın parası bir kahve makinası var. Örneğin Cappuçino için tarif şöyle:

Fincanlara kaynar su dolduruyorsunuz. Temizleniyor ve ısınıyorlar. Bizim kahvehneciler benzer birşey yapar. Kaynar suyu birinden ötekine gezdirirler. Sonra sütü pense yardımıyla köpürtüyorsunuz. :) ( Andy'ninkinin buhar açma düğmesi kırık, penseyle gevşetmek gerekiyor. Andy'de herşeyi manuel, ham, sade seviyor benim gibi. Dolayısıyla onu da tamir etmemesini anlayabiliyorum. ) Herneyse, süt kremamsı bir köpük haline geldiğinde hazır olmuş oluyor. Kahveyi fincanlara paylaştırıp, sütü üstüne ekliyorsunuz. Kahvenin ne kadar sıkıştırılacağı, miktarı ve ne kadar suyun içinden süzüleceğine kadar çok kritik detaylar var. Örneğin kahve süzme kolu diyeyim artık adını bilemiyorum, onun çok ağır ve metal yoğun olması gerekirmiş. İşi yaparken en büyük kabus, kahvenin soğuması çünkü. Kahve soğumamalı.

Bu kadar hazır bilgiden sonra bir kahve makinası alasım geldi aslında ya, Türk Kahvesi hariç kahveyi öyle büyük bir kefiyle içtiğim de yok. Belki daha sonra bilemiyorum.

Sonraki günlerden bir gün, ablamın Brighton'daki arkadaşı Hale ve eşiyle Guildford yakınlarında buluştuk. Küçük bir köy pub'ında çok lezzetli bir akşam yemeği yedik. Andy'nin "Designer's Fish and Chips" dediği yemeğim harikaydı.

Bu arada Cristmas'ın birinci günü :) bayramlaşıp öpüştükten sonra geleneksel Christmas yemekleri yedik. Aslına bakarsanız herşey o kadar aynı ki. Bizde de sadece özel günlerde yenen yemekler vardır, çocukluğumuzdan beri yediğimizden bize çok lezzetli gelir. Oysa ilk kez yiyen bir yabancı aynı tadı almaz. Christmas keki güzeldi de, eminim Andy için bir ziyafetti.

Başka ne öğrendim?

- Türkçe'de adı kişniş olan, maydanoz şekilli ama farklı tat ve kokulu bir bitki. O tip bitkileri "bu kadar kötü kokan bir şeyi insanlar yediğine göre çok faydalı olmalı" niyetiyle yerseniz daha rahat edersiniz... :) Şaka şaka. Salatalara değişik bir tat veriyordu, ben sevdim.
- Anason'un bitki olarak görünümü, ve Viyetnam sokaklarında satılan noodle'ların içine katıldığı.
- Anason yeyince insanın kafasında rakı vurabildiği :) Bir de Brighton'a gidince oldu, deniz kokusundan olsa gerek.

- Çok kuzey meridyenlerinde alkolun etkisinin azaldığı ( yok bunu ben uydurdum, bilimsel niteliği yok :) )

Yine ne çok boş şey yazdım. Tamam devam ediyorum. Yılbaşı akşamında Hale'ye bir süpriz yapmak üzere Brighton'a gittik. Ertesi gün aynı zamanda Hale'nin doğum günü olduğundan program yoğundu. Sırasıyla evde akşam yemeği, Tekin'in çok yakın bir arkadaşının evinde verdiği partide yeni yıl kutlaması, sonraki gün öğlen ikide 4 derece sıcaklıktaki denize girme ( ben değil, şu yukardaki fotodaki sofra başında görünen kırmızılı çılgın hatun :) ), sonra hastane ( opsiyonel ), sonra pub, sonra akşam yemeği ve içkileri, ve sonrasında evde parti.

Tekin beni herkese Ozzy diye tanıştırdığından olsa gerek, Brian'ın İskoç aksanının anlama oranım, adam benim Brighton'lu olmadığımı öğrenince biraz arttı. En azından benim anlamamamı garip karşılamadı :) Hatta İstanbul'da rakı şalgam içtiğine, Galatasaray hamamına gittiğine kadar konuştuk. İtiraf ediyorum yılbaşı partisinde "More beer?" dışında birşey anlamamıştım. Yalnız yine de Brian ve eşinin beden dilleri, biz iyi insanlarız ve misafir ağırlamayı da çok seviyoruz dedi durdu, o da yeterdi zaten.
Brian'larda adları aklımda olmayan epeyce geleneksel Ingiliz gıdası tükettikten sonra eve döndük.

Sonraki gün öğlen Hale'nin kırk yaş çılgınlığı için denizde buluşulacaktı, oraya gittik. O kadar dedim kettle götürelim biraz su kaynatalım da hiç olmazssa denizde gireceğin yere döker azcık ısıtırsın diye :), dinlemedi. İlle de buz gibi suya girecek. Bana sen de gir deyip duruyor. Seferiyim kızım ben, olmaz :)


Brighton sahili güzel. Deniz o gün çarşaf gibiydi ve birkaç sahil fotosundan sonra pub'a yolandık. İngiltere pub'ları atık pusetli bebeklerin bile getirildiği çok güzel mekanlar olmuş. Sanıyorum çocuk işi biraz da sigara yasağının eseri. Çocuklar akıllı uslu oturuyor, masaların tepelerine çıkmıyorlar. Yaptıkları en muzip yaramazlık pencereye vurup, kızlara el sallayıp saklanmak ve "bana gülümsedi" demek. :)

Pazar günü sabah uçağıyla İstanbul'a döndüm. İlk gece 3:30 'a kadar uykum gelmedi. E senden iki saat geç uyuyan bir memlekette gecenin ikilerine kadar kudurursan... :)

Neyse, yavaş yavaş normale dönüyorum. İnsan herşeye alışıyor diyeyim, ve bu yazımı da kapatayım.

Tüm misafirperverliklerinden ötürü Derya, Hale, Andy, Tekin 'e çok teşekkürler.


free hit counter